silent manifesto

332 59 150
                                        

"25, belki 30 dakikamız var, çok hızlı olun."

Gyeongju'da bahsini ettiği köy evine vardığımız anda Jungkook hızlı olmamıza dair defalarca kez olduğu gibi tekrardan uyarmıştı beni. Onu onaylamak için başımı sallarken bizim için araladığı kapıdan içeri girmiş, arabada uyuyakalan minik bedeni kucağından nazikçe almıştım.

"Sen nereye?" Atlas'ın başını boynuma yaslarken sessizce mırıldanmıştım, her ne kadar dakikalar sonra kılık değiştirmek için uyanacak olsa da rahatsız olmasını istemiyordum.

"Pasaportları alacağım, girişteki kulübede buluşmak için anlaşmıştık."

Kafamı sallayıp onu onaylarken Jungkook eğilip saçlarıma bir öpücük kondurduktan hemen sonra hızla ayrılmıştı evden. Kiremitli yapısı bazı yerlerden çökmüş, ahşap duvarları çürümeye başlamış terk edilmiş bir evdi burası. Camsız veya kırık olan pencerelerinden sızan güneş ışığı havadaki tozlara melankolik bir açıyla çarpıyor, birkaç eski mobilya, bir masa, yerdeki minder ve duvarlardaki içi resimsiz çerçeveleri aydınlatıyordu.

Atlas'ı nazikçe tekli koltuğa yatırırdıktan hemen sonra banyo olduğunu düşündüğüm kapıya yönelmiştim. Gündüz olduğundan ötürü neyseki aydınlık duran oda işimi görecek bir lavabo ve musluğa sahipti, tek koluma astığım çantayı lavabonun içine ters çevirip boşaltırken boyanın tutmasını istiyorsam gerçekten de acele etmem gerektiğini biliyordum.

Gözlerim sarı, gri ve mavi saç boyalarının arasında dolanırken dişlerim alt dudağıma düşünürcesine geçti. Göze çarpmayacak, yine de beni olduğumdan farklı kılacak o rengi seçmeye çalışıyordum o sıra.

Bir de ilk kez saçımı boyayacak olmanın kafa karışıklığı vardı tabi.

Elime aldığım renkle omuz silkerken diğer iki boyayı çantanın içine atmış, eldivenleri giymiştim. Vakit kaybetmemek için halihazırda karıştırılmış olan tek adımlık boyayı saçıma uygularken aynadaki yansımamdan süzülen o yabancı his sarmıştı dört bir yanımı.

Ve bunun boyanmak üzere olan saçımla alakalı olmadığına emindim de. Çıktığımız bu yolun sonundaki uçurumun rüzgarları çarpıyordu bedenime hala.

İkisine olan bağlılığım ise tüm bu şoka rağmen hareketlerimi tereddütsüz kılan tek şeydi, geri dönmeyecektim.

Banyoda işim bittiği an artıkları geri çantama tıkmış, lavaboya damlayan birkaç damla boyayı hızlıca temizlemiştim. Jungkook her ne kadar buraya geldiğimizi bulmalarının günlerini alacağını söylese de bizi daha hızlı yakalatacak bir hataya sebep olmak istemiyordum.

En ufak yanlışın yaşanmasının o minik ihtimali dahi mahvediyordu gardımı. Biz, ne olursa olsun bunu başarmak zorundaydık.

"Atlas," Banyodan çıkıp küçük bedene doğru ilerlerken hala uyuyayan bedeni kavramış, tek hamlede almıştım kucağıma. "Uyan bebeğim, seni giydirmemiz lazım, hadi."

Atlas, uykunun o tatlı sersemliğiyle gözlerini ovuştururken itiraz etmemiş, bedenine bir beden büyük gelen o kalın kazağı ve üzerine tam oturan pantolonu giydirmeme izin vermişti. Tam beresini, o kömür karası saçlarını gizleyecek şekilde kulaklarına kadar çekerken kapının menteşeleri acı bir gıcırtıyla inledi.

Jungkook zaman kaybetmemek istediğini belli eden bir hızla eşikte belirdiğinde elindeki pasaportları ceketinin iç cebine tıkıştırmak üzereydi.

"Her şey hazır, gidiyo-"

Adımları zemine çivilenmişçesine duraksadı. Odaya sızan tozlu gün ışığı, yeni, parlak saçlarımın üzerinde dans ederken Jungkook'un göz bebeklerinin titrediğini, saniyelik bir sürede genişleyip tüm irisini yuttuğunu görebiliyordum. Dudakları hafifçe aralandı ama sesi çıkmadı. O an, arkamızda bıraktığımız polislere, işlediğimiz suçlara ve yaklaşan o büyük fırtınaya inat, dünya sadece bu köhne odadan ibaretmiş gibi sessizleşti Jungkook.

atlas | taekookHikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin