la petite mort

892 81 172
                                        

Sesler, kulağımın dibinde yeryüzünün en büyük kıyâmetini kulağıma üflüyormuş gibi uğuldamaya başladığında, ânın acımasızlığı onun o hırçın gözleriyle birleştiğinde anlamaya çalışıyordum.

Aklımı kaybediyordum, biliyordum, yine de sadece anlamaya çalışıyordum.

"Ne?"

Yan yana, belki de dipdibeydik o küçük odada, masasının başında kurtuluş çanlarını beraber çalarken. Atlas'ın hikayesini okyanusların üzerinde yaşatmaya çalışıyorduk, umudum çizgilerle mutlak mutluluğu kovalarken mürekkebi takip ediyor, bana hayat veriyordu.

Şimdiyse tek bildiğim benliğimin bir enkaz gibi o okyanusun dibine düştüğüydü.

'Atlas' kelimesi, onun ağzından çıktığı formda öylesine şiddetli bir şekilde dolanıp duruyordu ki zihnimin içinde, oranın körelmiş duvarlarına çarpıyor ve 'ayrılık' illetiyle çakışıyordu. Ne olduğunu bilmiyordum, aşinası olduğum binbir beter hissin içerisinde bu yoktu çünkü. Yabancıydım.

Ben ayrılık bize hiç uğramayacak sanmıştım.

"Ne dedin sen?"

Göğsümde bir yumruk, sanki kalbim kendi kendini parçalıyor, nefes dahi alamıyordum. Jungkook'un sözleri, zihnime bir hançer gibi saplanıyor, onunla bu odada olduğum her saniye beni yavaş yavaş öldürüp ruhuma kan sızdırıyordu. Gözlerim onun yüzüne kilitlenmiş, hareketsizdim. Planı anlatmaya başladığı andan itibaren bile isteye koyduğu o mesafe kilometrelerceydi sanki, ona ulaşamıyordum.

O sözler, mantığıma yedirmeye çalışırken benliğimi kaybediyordum, onun dudaklarından nasıl dökülmüş olabilirdi ki? Daha birkaç dakika önce Tofino'nun sakin balıkçı kasabasında Atlas'ın yeni bir başlangıç yapacağından bahsederken gözlerinde parlayan o umut, şimdi nasıl bu soğuk, kırık acıya dönüşmüştü?

"Sen- ne?"

Fısıltım, odanın buz gibi beton duvarlarında kaybolup gitti, bana bile uğramadı sanki. Dizlerimi masadan indirip ayaklarım yere değdiğinde ne kadar titrediklerini, beni bu acizlikle onun karşısında terk ettiklerini henüz hissetmiştim.  Nefeslerim düzensiz, hırıltılı, sanki ciğerlerim havayı reddediyordu. Ellerim uyuşuyor, başım bir karuselde gibi dönüyordu.

"Ne dedin sen, Jungkook?"

Gözlerini kaçırdı. O her zaman yıldızlarla dolu, derin gözleri şimdi yere çakılıydı. Benimle yüzleşmek en büyük korkusuydu sanki. Çenesi kaskatı, dudakları aralanmış ama tek kelime yoktu işte. Sessizliği, içimdeki öfkeyi bir alev topuna çevirirken göğsümdeki sıkışma, o lanet panik ataktı beni yutan. Bize ait evrenimiz çalkalanıyordu, yer ayaklarımın altından kayıp gidiyordu ve ben bu sefer ona sığınamıyordum bile.

"Jungkook." diye seslendim ona, zamanla beraber bana bakmayan bedeni de donmuştu sanki.

"Bana bak, hadi. Ne dedin sen? Atlas'ı mı-" sesim söndü. "Bırakacağız," midem ağzıma geldi, onun bu kadar kolay dile getirişine kahroldum o an.

"Onu terk mi edeceğiz?"

Sonunda gözlerini kaldırdı, bunu yapmak bile zamanını almışcasına kararsızdı hareketleri. Oysaki bakışları bende bile değildi, masadaki o buruşuk haritaya, o lanet planlara kaymış, göz hapsinde cayır cayır yakmaya başlamıştı bile evimizi.

atlas | taekookBağımlısı olacağınız hikayeler. Şimdi keşfedin