BÖLÜM - 35

27 3 0
                                        

ZEYNEP ANLATIYOR:

Tozu dumana katarak uzaklaşan olaylı 1969 yılı son hamlesini de yapmış, giderken bana grip virüsünü bırakmıştı. Yurt genelinde büyük bir salgın vardı, bu salgından ölenler dahi oluyordu. Ben de günlerdir yatıyordum, odama kimse girmiyordu. Bir nevi karantina...

Yine de hızla değişen gündemi elimden geldiğince takip etmeye çalışıyordum. Yeni yılın ilk krizi fazla geçmeden patlak vermişti. Ankara Belediyesi artık üniversitelerde ve yüksek okullarda öğrenci derneklerince verilen pasoyu kabul etmeyeceğini, bundan böyle pasoları belediyenin vereceğini bildirmişti. Belediyenin bu kararına tepki olarak DTCF öğrencileri bir belediye otobüsünü durdurmuş, yolcuları indirerek otobüsü bir saat kadar fakülte bahçesine hapsetmişlerdi. Bu zararsız fakat etkileyici protesto yöntemi hoşuma gitmişti. Ne yapılırsa yapılsın sindirilemeyen, tepkisini yaratıcı yollarla dile getiren bir kuşağa ait olmaktan mutluluk duyuyordum. Eylemi yapan öğrencilerin de dediği gibi mesele 25 kuruş değil, haklarımızın elimizden alınmasıydı.

Paso olayı DTCF'nin eylemiyle kapanmamış, konu meydanlara taşınmıştı. Başka fakültelerde de otobüsler kaçırılmış, kaçırılan belediye otobüsleri fakülte bahçelerine çekilmişti.

Eski pasoların kullanım süresi şimdilik 15 Ocak'a kadar uzatılmıştı. Bakalım sonuç ne olacak...

Ankara, İstanbul ve Erzurum'da üniversite boykotları sürerken Şehir Hatları Vapur İşletmeleri de greve gitmişti. 1 gün boyunca vapurlar çalışmamıştı.

Sağmalcılar Cezaevi'nde de af istemiyle büyük çaplı bir ayaklanma çıkmıştı. Çıkan isyanda bir mahkum hayatını kaybetmişti.

Geçen zamanda artık ben de tamamen iyileşmiş, iyileştiğim gibi kendimi sokağa atmıştım. Hayat sokaktaydı!

'70 Ocak'ının olanca soğukluğunda ellerim paltomun cebinde, kafamda kırmızı örgü beremle (Bu bereyi Kırmızı Başlıklı Kız oyunundan sonra Sevim hediye etmişti) Ankara'nın sokaklarını arşınlıyordum sabahtan beri. Akşam Ulaş'la bir sergiye gidecektik. Ulaş, yarım saat gecikmeli geldi. Keyifsiz görünüyordu. Sergiyi hızlıca gezmiş, resimler hakkında tek bir yorum yapmamış, anlattıklarımı doğru dürüst dinlememişti bile. Onun bu hali canımı hayli sıkmıştı. Belki de haklıydım, onun artık başka arkadaşları vardı. Bana ihtiyacı yoktu...

"Bugün Kaya gelecek bize. Sen de gelsene!" dedim.

"İşim var."

"Hep de işin var senin! Bu saatten sonra ne işin olacak?"

"Ders..."

"Az önce 'Tüm gün çizim yaptım, kafam patladı!' demiyor muydun? Bahane! Artık hiç gelmiyorsun bize. En son o gün geldin işte, dayak yediğin zaman... Onda da biz getirdik seni eve. Bir daha da uğramadın. Niye gelmiyorsun?"

"Dayak sayılmaz o! Bir süreliğine size gelmemem daha uygun."

"Neden?"

"Öyle gerekiyor."

"Öyle gerekiyor-muş! Sevsinler! Bize vaktin yok artık değil mi? Senin daha önemli arkadaşların var! Bizden daha eğlenceli, daha akıllı! O yüzden benim yanıma gelmeye gerek duymuyorsun!"

"Ne ilgisi var Zeynep? Neden bunu üstüne alınıyorsun? Seninle hemen her gün görüşüyoruz, sizin evde ya da bizim evde, ne fark eder?"

Ederdi. Onun evinde buluşmak demek benim onlara gitmem demekti. Belki de istemiyordu gelmemi. Onun gelmesiyse benimle görüşmek istediğini gösterirdi. Sevim'le bir sorunu yoktu, biliyorum. Onunla saatlerce sohbet ederlerdi, iki kişi daha buldukları an poker oynarlardı. Zevkleri aynıydı. Birbirlerinin arkadaşlığından çok keyif aldıklarını biliyordum. Belgin'le de bir sorunu olacak değildi ya... Ne sorunu olabilirdi ki onunla?

SEPYAHikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin