SEVİM ANLATIYOR:
Zeynep ve Kaya evlenmeye karar vermişti. Nikah tarihini, Kaya'nın doğum günü olan 10 Mayıs'a alacaklarmış.
Toplumun evliliğe yüklediği manayı anlamsız bulurum. Benim için evlilik, bir burjuva kurumudur. Engels'in 'Ailenin Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni'ni okuduktan sonra evliliğe bakış açım tamamen değişmişti. Benim aşk evliliğinden anladığım, Marksizm'le Feminizm arasındaki evlilikten öte bir şey değildi. İnsanların 'evlilik' şeklinde tabir ettiği modern tek eşli aile düzeni için şöyle der Engels: "Modern tek eşli aile, kadının açık ya da gizli ev köleliği üzerine kurulmuştur ve modern toplum, salt tek eşli ailelerden -moleküller gibi- meydana gelen bir kütledir. Günümüzde erkek çoğunlukla, hiç değilse varlıklı sınıflarda, ailenin dayanağı olmak ve onu beslemek zorundadır; bu durum ona, hiçbir hukuki özel ayrıcalık gerekmeden, egemen bir konum sağlar. Aile içinde, erkek burjuvadır, kadın proletaryayı temsil eder (...) Kadının kurtuluşunun ilk koşulu, bütün kadın cinsinin yeniden toplumsal üretime dönmesidir ve bu koşul, karı koca ailesinin, toplumun iktisadi birimi olarak ortadan kaldırılmasını gerektirir."
Yine de itiraf edeyim, bu karar beni sevindirdi. Ne de olsa bu topraklarda bu toprakların kültürüyle büyüdük. Evlilik güzel bir haber, aile kutsal bir kurum gibi belletildi senelerce. Belki de tamamen makineleşmekten. Her duruma uygun (Uygun? Kime göre, neye göre?) birer tepki öğretilmiş çocukluktan beri. Hani "gerekeni" yapmadığında büyüklerin o hep karanlık görünen gözleri dikilmiş üzerimize. Artık düşünmeden üzerimize düşeni yapar olmuşuz biz de.
Garip olansa, Kaya hala ortalarda yoktu. Zeynep'e sorduğumda güzelim parlak kara gözleri dalıyordu "Bilmiyorum..." derken. Gözlerindeki o endişe ve hüznü görmemek için sormaz olmuştum. Şu düzen kuruldu kurulalı hep mi böyle, erkekler geride hep endişeli bir aşık mı bırakır? İster savaşa gitsin, ister başka kadınların koynuna... Geride hep bir bekleyen...
Ara sıra, genellikle de gecenin ortasında sessiz telefonlar gelirdi evimize. Gece telefonlarını Zeynep'e bırakırdık. Ya Ulaş ya Kaya ya da bir ulaktır gece arayan. "Alo?" der, başka da bir şey demezdi saniyelerce. Sonra usulca kapatır telefonu, dönerdi odasına uçarak. Sevdiğinin sesini duyamadan, sadece yaşadığı için mutlu olmak... Telefonun öte yanındakini nefes seslerinden tanımaya çalışmak...
"Uzaktaki şehrimin damları üzerinden
ve Marmara denizinin dibinden geçip
sonbahar topraklarını aşarak
olgun ve ıslak
geldi sesin.
Bu, üç dakikalık bir zamandı.
Sonra, telefon simsiyah kapandı..."
Bir gün o sessiz telefonlar da kesildi. Simsiyah kapandı telefonlar. Ne Kaya aradı ne hiç aramayan Ulaş. İşte o zaman sessiz telefonları fazla küçümsediğimi anladım. Habersiz geçen her gün Zeynep küçüldü de küçüldü... Sadece Kaya ve Ulaş'ı düşündüğü, onlar gerekirse ölmeye razıyken, her gün onlarca devrimci öldürülürken, nicesi yakalanırken kendisinin sadece onlar için endişelendiğini kendine itiraf ettikçe sessiz öfkeyle doluyordu içi. Artık benimle de konuşmaz olmuştu. Başta üzülsem de sonraları kızmaya başladım ona. Odasına gittim o gün, kapıyı çalınca ses etmedi. Oysaki biliyorum, uyumuyordu. Uyusa da bir tıkırtıyla kalkıverir olmuştu yatağından bu günlerde. Girdim içeri.
Yatağın üzerinde sırtını duvara vermiş oturuyordu. Ayakları yataktan sarkmıştı. Böyle daha da ufak göründü gözüme. Ben odaya girince başını kaldırıp yüzüme bakmasa da elindeki dergiyi kapattı. Her hareketini bilirdim ben onun. Küstüm dünyaya, hadi beni barıştır...
"Salona gelsene. Kestane yaptık."
"İyi böyle."
"O zaman ben senin misafirin olayım..."
Minik bir sessizlik, ardından minik bir "Buyur..."
Oturmadım, fırladım çıktım odadan. İnce belli bardaklarda taze demlenmiş iki çay kapıp geldim. Tepsiyi ortamıza koyarak yatağa oturdum.
"Yazık ediyorsun kendine." dedim.
Alaylı güldü.
"Bana mı yazık? Kaya, Ulaş ve yüzlercesi belki sokaklarda, belki şiltesiz bir kerevette, belki buz gibi toprağın altında yatarken ben burada yumuşacık yatağımda oturmuş çay içtiğim için mi?" Benim konuşmama fırsat vermeden devam etti: "Evet aslında, sırf bu yüzden bana yazık..."
"Başta senin için üzülüyordum Zeynep. Artık kızıyorum. Sanki çaresizliği kabullenmek, böyle küsüp oturmak işine geliyor gibi. Çok mu merak ediyorsun? Çık ara sokak sokak... Sor soruştur. Kötü bir haber..."
Eliyle bir dur işareti yaparak susturdu beni.
"Sevim, pek günümde değilim. Sonra..."
"Yok sonrası Zeynep! Sen bu kadar zayıf mıydın? Kötü bir haber almadın daha. Alsan ne! Öyle bir dönemde yaşıyoruz ki her gün kaç ana oğulsuz, kaç kadın erkeksiz, kaç evlat babasız kalıyor... Bu mu senin devrimciliğin? Bu mu senin inancın? Bu mu senin mücadelen? Tekme bile gelmeden, tekme gelme ihtimali yüzünden yıkılmak... Kaya ya da Ulaş senin bu halini görse utanırlardı! Nazım Piraye'ye ne demişti? "Böyle bir günde yılgın ve kederli değil, ne münasebet, böyle bir günde bir isyan bayrağı gibi güzel olmalı Nâzım Hikmet'in kadını..." Karşımda küçük burjuva duyarlılığıyla oturmuş surat asan kadın mı Kaya'nın kadını, Ulaş'ın can yoldaşı? Tiyatroyu da bıraktın... Sorup duruyor seni insanlar. Kaya ve Ulaş dışında kimseyi umursamıyor musun artık?"
Sözlerim bitince fark ettim avucumda sıktığım çay bardağının elimi yaktığını. Tepsiyi Zeynep'e bıraktım. Elimdeki bardağı bu kez üstten tutarak aldım, çıktım Zeynep'in odasından.
Gerçekten de kötü bir şey olmuş muydu? Yakalanmak değil de, belki bir çatışma? Zeynep haber beklemiyordu. Haber gelmemesini bekliyordu artık.
Şubat sessizlik içinde bitti, Mart geldi. 1 Mart, 2, 3, 4...
ŞİMDİ OKUDUĞUN
SEPYA
Historical FictionSepya, geçmişin tozlu sayfalarında kalan umudun rengi... Zorluklara, yoksulluğa, baskılara, haksızlıklara karşı direncin, inadına gülümseyebilmenin hikayesi... 68'in isimsiz kahramanlarının inançla bakan çocuk gözlerinin ışığı altında yazılmış bir k...
