xii

3.2K 235 205
                                        

"Lütfen," dedi Hermione. İhtiyaç Odası'ndalardı, sadece düşünerek yarattıkları koltuklarda oturuyorlardı. "Başka bir şeylerden bahsedin artık. Quidditch hakkında falan konuşun." Nefret etmesine rağmen bunu önerecek kadar çaresiz kalmıştı, zihni artık daha fazla büyü ve dolap konuşmayı kaldıramayacaktı. Günlerdir, saatlerce bu karanlık çukura kendilerini kapatmışlardı, sırayla, bazen birlikte büyüyü yapmayı deniyorlardı.

   Onca saatten sonra ellerinde olan kocaman bir sıfırdı.

    Hermione kendini yüksek gerilim hattında yürümeye çalışıyor gibi hissediyordu. Öncelikle, Draco gerçekten negatif enerji yayıyordu. Özellikle de büyüyü denediği zamanlarda gri gözleri onun üstünde kitleniyor, garip bir ışıkla, belki de beklentiyle parlıyordu. Belki de Hermione bunları tamamen uyduruyordu, delirmenin sınırlarında gezindiğini düşünüyordu zaten. Bir geleceği omuzlarında taşımak yorucuydu.

"Kavga çıkar." dedi Pansy, sanki bariz bir şeyden bahsediyordu. Bakışları onların üstünde gezinince üç çocuk tartarcasına birbirlerine baktılar. "Sürekli olan da bu değilmiş gibi."

   Gerçekten de öyleydi. En çok da Draco ve Harry sanki küçük çocuklarmış gibi birbirlerini yiyorlardı. Artık önceki gibi katı değildi, özellikle bir hafta önce Draco'nun sonunda çileden çıkmasından sonra kavgaların düzeyi giderek düşmüş; önce tartışma, sonunda da sadece laf atma düzeyine inmişti.

   Hermione ise bir daha o konuda asla yorumda bulunmamıştı. Bu özrü kalbi ilk kırıldığında, yıllar önce duyması gerekiyordu belki ama artık hiçbir şeyi hiç kimsenin değiştiremeyeceğinin farkındaydı. Söylediklerinde samimi olup olmadığını da bilmiyordu, belki bir anlık çaresizlik ve öfkeyle söylenmiş sözlerdi ama kız onun ciddi olduğunu düşünmeyi tercih etmişti. Başta da dediği gibi elbette arkadaş olmak zorunda değillerdi ama bu şekilde aynı çatı altında bulunmak her şeyden daha zordu, dolayısıyla Hermione bunu kendi içinde tamamen hallederek rahatlamayı tercih etmişti. Bütün içinde kalan yaraların kapanmaması normaldi, o da bunu beklemiyordu zaten. Sadece ona yönelen bütün öfkesini bastırmak yerine yok etmeyi tercih etmişti.

   Ayrıca, onun bu savunmasız halini görüp ona kızgın kalmak zordu.

   Her ne kadar itiraf etmekten hoşlanmasa da, Draco'nun gerçekten korkunç bir ruh halinde olduğunu görebiliyordu. Çaresizdi, ümitsizdi, sıkılmış ve bıkmıştı. Onca söylediği şeyin arasından "Ölmek istemiyorum!" cümlesi Hermione'nin aklından çıkmıyordu. Yani, yıllardır içinde bir parçası sıkışıp kalmış olan öfkeyi sahibine, ona yöneltmeyi artık istemiyordu zaten.

   Bütün bunları düşünürken bakışları birleşti. Gözleri çocuğun üstünde çok kalmış olmalıydı ki Draco da izlendiğini hissederek ona bakmıştı. Birkaç saniye bomboş, hiçbir şey düşünmeden birbirlerinin gözlerine baktılar. Sonra Draco sorarcasına bir kaşını kaldırdı, Hermione hiçbir şey olmadığını söylemek için başını iki yana salladı ve iletişimleri koptu.

    Draco'nun işine gelmişti.

    Ona baktıkça sadece çocukluğuna uzanan hatalar silsilesini görüyordu. Ona bakmak ardı arkası kesilmeyen 'babasının adımlarını takip etme' oyununun henüz küçücükken insanlara hissettirdiği şeyi düşündürüyor, kendine duyduğu simsiyah nefret ve suçluluk duygusuna bir kat daha atıyordu. Ayrıca bakışları her birleştiğinde zihnindeki çarklar her şeyi daha kötüleştirmek istercesine küçücük bir çocukken nedenini bilmeden, yanlış olduğunu sandığı için aslında çok hoşlandığı birine onun deyimiyle 'tıpkı iğrenç bir hamamböceği' gibi davrandığı bütün o anları eksiksiz bir fotoğraf arşivi gibi gözünün önüne seriyordu. Minik, sinsi bir sancı ikinci bir deri gibi bedenini sardığında kalbi hızlanıyor, gözlerini kaçırana kadar bu şekilde devam ediyordu ve en kötüsü bütün bunların saniyelere sığmasıydı.

never say never | dramioneHikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin