"Parkinson mu? Gerçekten mi?" diye hayretle sordu Hermione'nin peşinden ortak salona giren Harry. Dehşete düşmüştü.
Ne eksik, ne fazla. Dehşete düşmüştü.
Bütün koridor boyunca Ron'un peşinden yarı koşar yarı yürürken hayretini dile getirme fırsatı olmamıştı ama şimdi büyük ölçüde boş olan ortak salonda sesi çınlayarak duyuluyordu. Ron kanepeye oturmuştu –rengi ikinci sınıfta kırık asasıyla Draco'ya büyü yapmaya kalkışıp geri teptiğinde salyangoz kustuğu zamanki kadar yeşildi– dirseklerini dizlerine yaslamış ve başını da ellerinin arasına almıştı. Kafası karışık görünüyordu ve Harry'ye aldırmadı.
Hermione yandan Harry'ye ters bir bakış attı. Hala nefeslerini düzene sokamamıştı –sırık gibi olan Ron'un bir adımı için onun üç adım atması gerektiğinden Harry yarı koşup yarı yürüse de, Hermione açıkça peşinden 'koşmuştu'– ama Ron'u yargılayacak herhangi bir şey söylemeden önce, İhtiyaç Odası'ndan çıkarken aklında asılı kalan son düşünce yüzünden Ron'u yargılamadan önce biraz utanması gerektiğini biliyordu.
Dumbledore'un gözde öğrencisi, ölümcül lanetten sağ çıkan çocuk, Voldemort'un öldürmek için an kolladığı Harry Potter, bizzat baş düşmanı Voldemort'un amacına yardımcı oluyordu; üstelik bunu Dumbledore'un bizzat talimatıyla yapıyordu. Ama Harry, bir şekilde Ron ve Parkinson'ın arasındaki gerilimin sebebine bundan daha çok şaşırmış görünüyordu.
Hermione az önce kafasından geçen düşünceyi bilse Harry'nin ne düşüneceğini merak etti.
Garip sessizliği ve birkaç tane ellerinde sadece patlamış mısırları eksik olan öğrenciyi dağıtmak amacıyla "Ne kadar süre oraya dönmüyoruz yani?" diye sordu Hermione –cevabın çok olmamasını umdu.
Tabii bunu umarken tamamen iyi niyetliydi, bu iyi niyet işten tamamen kurtulmak ve Draco'nun hayatını kurtarmış olmak arasında gidip gelse de, iyi niyetti.
"Sonsuza dek?" dedi Ron gittikçe kızaran bir suratla, önerir gibi sormasına rağmen aslında istediği gerçekten buydu. Çünkü, dürüst olması gerekirse, biraz utanmaya başlamıştı. Ne için utandığı Parkinson'u öylece öpmesi ve sonra –bir Gryffindor'a yakışmayacak şekilde– kaçıvermesi arasında değişiyordu. "Ben sonsuza dek oraya dönmemeyi düşünüyorum."
"Bunu son duyduğumda Lavender Brown'la çıkıyordun." diye belirtti Harry. Hermione o korkunç zamanları hatırlıyordu. Yapışık yaşamaları ve Lavender'ın sürekli daha da fazlasını istemesi kendisinin de midesini bulandırmıştı, böylece birkaç hafta Ron'un yanına yaklaşmamıştı.
Parkinson'ı biriyle yapışık yaşarken düşünemediği için bu sefer konunun tamamen farklı olduğuna yürekten inandı.
Ron Lavender hakkında yorum yürütmedi çünkü bir büyücü için bile alışılmadık aksiyona sahip bir hayatın olmasına rağmen hayatının hatasının bu olduğuna inanıyordu. Yani, on beş dakika öncesine kadar, buna inanmakta ısrarcıydı.
Harry Hermione'nin soru sormak üzere olduğunu fark etti ve kendi dehşetine rağmen "Onu biraz yalnız bırakalım, Hermione." diyerek önünü kesti. İnkar edilemezdi ki Harry Ron'u Hermione'den daha iyi tanıyordu ve Hermione'nin soracağı hiçbir sorunun cevabının Ron'un bildiği şeyler olacağını da sanmıyordu.
Zaten üstünde soru bile cevaplayacak kadar düşünse, herhalde bunu yapmazdı.
Hermione suratını astı.
-
"Tek kelime etmeye cüret edersen–" diye tısladı Pansy kapı kapanır kapanır. Henüz ona dönmemişti ama Draco'nun bile yüzündeki şok ifadesini silemediğinden öyle emindi ki sahip olduğu her şey üstüne bahse girebilirdi.
ŞİMDİ OKUDUĞUN
never say never | dramione
FanfictionDraco Malfoy yaşayan en tanımlanamaz insandı ve Hermione'nin tanımlayamadığı şeylere alerjisi vardı. ♪the fray - never say never
