(Son bölümler, haberiniz olsun :) )
Mutlu muydu? Güldüğünü duymuştum. Çok uzun zamandır bu kadar içten güldüğünü duymamıştım, ama şimdi Peter denen kişi onu güldürüyordu işte. Ve bizdense onu tercih edeceğini açıkça belirtmişti.
Odada herkes şok olmuştu. Onun böyle bir şey yapmasını beklemiyorduk. Bu kaadr açık ve net bir şekilde ortaya koymasını.... Hayır, kesinlikle beklemiyorduk. Yutkundum. "Pekala. O zaman şimdiki sorumuz, onu bize geri mi getireceğiz, yoksa orada basit ve mutlu hayatını yaşamaya izin mi vereceğiz?" diye sordum. Bir yanım onu orada bırakmayı seçenek olarak bile görmüyordu, diğer yanım ise orada birileri ona ihtiyaç duyduğu mutluluğu veriyorsa bunu bozmamız gerektiğini savunuyordu.
Mutluluğu mu daha çok önemliydi, bizle olması mı?
Tartışmaya açık bir konu değildi. Odadaki herkesin yüzüne baktım. "Kim ailesine açıklayacak?" Blair derin bir nefes alıp "Ben." dedi. "Ben ailesine açıklarım." Başımla onayladım.
Ailesine de haber verildikten sonra her birimiz farklı yerlere gittik. Onu daha iyi hissedeceğimizi düşündüğümüz yerlere. Belki, eğer şansımız varsa, bizden tam olarak ne zaman vaz geçtiğini bulabilirdik.
***
Bir ay daha geçti. Sonra bir tanesi daha. Bir yerden sonra ben saymayı bıraktım. Lily dakikasına kadar biliyordu, saate bakıp söyleyebiliyordu. Aramasının ve kaybolmasının üzerinde kaç gün, saat ve dakika geçtiğini. Ben bunu duymaya katlanamıyordum. Her şeyi daha da gerçek yapıyordu. Geri gelmeyeceğini geçen her dakikada daha iyi anlıyordum. Onu geçen her dakika daha çok özlüyorduk.
Altı aydan sonra, kimse adını ağzına alamaz oldu. Onun bizi unuttuğu gibi biz de onu unutmaya çalıştık. Ben evimde ona ait her bir kelime, kumaş parçası, dokunduğu her parçayı bir odaya kaldırdım. Ev bomboş kalmıştı. O odaya giremiyordum. Dışarı çıkamıyordum, gittiğim her yer bana onu hatırlatıyordu. Onu arayamıyordum, bunu anlarsa yapacaklarından korkuyordum.
Sekiz aydan sonra o odadan dışarı çıkamamaya başladım. Her şeye ruhu sinmişti sanki. Telefonum sürekli açıktı, belki bir daha arar diye bekliyordum.
On ay geçti. Hala 9 ay önce açtığı telefon dışında elimizde hiçbir şey yoktu. Belki de bulunabilirdi. Ama bu fikri öne süremiyorduk bile, deli gibi korkuyorduk. Ama onsuz yaşamak imkansız hale geldi. Evime sadece Seth gelebiliyordu, ve geldiğinde de beni o odada çığlıklar atıp duvarı yumruklarken duyuyor, odaya girer girmez beni engellemeye çalışıyordu. Sonra beraber oturup kelimesi kelimesine yazdığı her şeyi tekrar okuyorduk.
Onu özlüyorduk.
Yaşayıp yaşamadığını bile bilmiyorduk.
Hiç kimse benden iyi durumda değildi. Hepimiz çiftlere ayrılmış gibiydik. Blair zamanının yarısında Finn'de kalıyordu. Lily Seth'de. Alice Brandon'da.
Bu tür çift olma durumlarında, o ilk bana gelirdi. Kahretsin, geriye kalan herkese, hatta bana bile aşık olmayı o öğretmişti. Korktuğunda, başından kötü bir olay geçtiğinde, üzüldüğünde ilk beni arardı. İlk bana gelirdi. Diğer hepsine bunu o öğretmişti. Şimdi diğer çiftlere baktığımda, onu taklit ettiklerini görebiliyordum sadece.
Ben ne yapacaktım? Başıma ne gelse ona giderdim. Ayrıldıktan sonra, onu takip ettiğim o bir yıl, bana cehennem gibi gelmişti. Ama asıl cehennemin o olmadığını artık anlıyordum. Asıl cehennem, yaşayıp yaşamadığından bile bihaber olup, umutsuzca geri dönmesini beklemekti.
Gelmeyecekti. Onu bu hale getiren de bizdik.
Ve sonra, yine ona ait olan odada otururken, başka bir telefon geldi. 337 gün, 6 saat, 50 dakika sonra ikinci defa bizi arıyordu.
ŞİMDİ OKUDUĞUN
Bela.
RomansaJack'i hala seviyordum. Ama ya Aiden? Peki babamı ne yapacaktım? Hepsini birden halletmek imkansız gibiydi, Çok fazla şey vardı ama yine de her şeyi bilmiyordum. Öğrendiğimde ise dengeler tersine dönmüştü bile.
