Gözlerimi ufak ufak araladığımda direkt olarak gözlerime batan güneş ışığı kaşlarımı çatmama sebep olmuştu. Elimi camın doğrusunda kaldırıp hafifçe doğruldum. Kendi odamda kalmamın tek avantajı elma ağacının dalları sayesinde güneşten korunuyor olmamdı. Aslında burada kalırken de yanımda yatan Onur'un kocaman gövdesi çoğu zaman engel oluyordu ama bugün yoktu.
Sahi Onur neredeydi ki?
Tamamen doğrulup sırtımı yatak başlığına yasladım. Elimi gözüme çıkarıp hafifçe ovdum. Dudaklarım kendiliğinden büzülmüştü. Mutfakta olduğunu düşünerek ayağa kalktım. Üzerimde hala okul kıyafetlerim vardı ve birazdan okula gitmem gerekiyordu. Hızlıca lavaboya girip işlerimi hallettim. Dolaptan yedek kıyafetlerimi çıkarıp giyindim, diğerlerini de makineye attım.
"Onur!" diye bağırdım ve ses gelmesini bekledim.
Gelmedi.
Tekrar bağırdım ve bağıra bağıra aşağı inmeye başladım. Kalbimde değişik bir ağrı vardı bugün.
Mutfağa kadar indiğimde bile hala bulamamıştım onu. Telefonumu cebimden çıkarıp numarasının üzerine tıkladım. Hiç çalmadı bile. Şaşkınca kulağımdan ayırıp cebime koydum. Endişelenmeye başlıyordum biraz biraz...
Rahatsızca dolaptan sandviç yapmak için malzeme çıkardım. Kafam bir anda öyle dağılmıştı ki elimdeki bıçak kayıp parmağımı kestiğinde acıyla inleyip bıraktım. Hemen suyun altına sokup akan kanı duruladım. Kan görmeye dayanamazdım ama ona odaklanamıyordum bile. Dalgın dalgın hafiften sızlayan parmağıma bir yara bandı geçirdim. Her şeyi olabildiğince hızlı yapmaya çalışıyordum.
Sandviçi yaralı parmağıma rağmen tamamlayıp peçeteye sardım ve masaya geçerek yemeye başladım.
"Belki okula gitmiştir..." diye mırıldandım kendi kendime. "Ama o hiç beni beklemeden gitmez ki?" İkna olamamıştım. Düşünmeye devam ettim. "Şey... Belki de öğretmen piyes için erken çağırmıştır." Biraz da olsa bu düşünce mantıklı geldiğinden başımı salladım kendi kendime.
Elimdeki ekmeğimi hızlıca bitirip onu okulda bulabilmek umuduyla yola düştüm.
————
Bulut: Onur neredesin? (09:21)
Okulda yoksun ki.
Nereye gittin Onur? (10:03)
Dersler geçiyor sen gelmiyorsun. (12:09)
Korkmaya başlıyorum. (14:45)
Eve geldim belki gelmişsindir diye ama yoksun. (16:09)
Mete bile bilmiyor Onur.
Mete'nin bilmediği nereye gitmiş olabilirsin ki?
Sevgilim ne olur telefonlarıma cevap ver bari. (16:57)
Aç telefonunu artık endişeleniyorum (17:49)
Neredesn söule artık (18:14)
Çpk korkmqyw bailıyorum Onur lğttwm gel. (19:36)
Seni dışarıda Elma Ağacı'mızın altında bekliyorum, biliyorum geleceksin. (21:00)
Gelmek zorundasın.
Nereye gidebilirsin ki Onur?
Birbirimizi bırakmayacaktık değil mi?
Bırakmazsın değil mi?
Tamam sen bıraksan bile bari ne olur nerede olduğunu söyle... (21:54)
Göslerim acıuoe Onur lütfen gwl ağlamam duemuyor. (23:01)
————
Elimdeki telefondaki çağrı bilmem kaçıncı kez sekretere düştüğünde içimi çekerek telefonu kapadım. Elimdeki peçeteyi kaldırdım, hafiften titreyen ellerimle gözlerimi sildim. Hem çok üşüyordum hem de çok korkuyordum ama içeri girmeyecektim. Giremezdim ki, o gelecekti.
Beni en çok endişelendiren evde olmaması değildi. Tüm mesaj ve aramalarımızın cevapsız kalmasıydı. Gidebileceği her yere bakmıştık ama bulamamıştık. Sanki bir anda her yerden yok olmuş gibiydi. Polise gitmeyi çok kez düşünmüştüm ama Mete biraz daha beklemememizi az da olsa bir tahmini olduğunu söylemişti. Sanırım bir şeyler biliyordu veya biliyor gibiydi ancak emin değildi.
Atlas ve Mete de benimle beraber eve gelmişti. Bir süre beraber oturmuştuk. Atlas bana sadece sarılmış ve bir daha bırakmamıştı. Annesi arayınca benim de ısrarlarımla mecburen gitmişti ama beni hep aramıştı.
Kalbim yokluğu yüzünden acıyor, nerede ve ne halde olduğunu bilememek beni mahvediyordu. İçimden bir ses hiçbir şeyin iyi gitmediğini bas bas bağırıyordu. En başından beri bunu düşünmek istemesem de vakit ilerledikçe umudum da azalıyordu. Ne yapmam gerektiğini bile bilmiyordum ve bu en kötüsüydü. Çaresizlik beni bitiriyordu.
Sırtımı daha çok elma ağacına yaslayıp üzerimdeki ince örtüyü çekiştirdim. Bugün hava kapalıydı, yağmur yağacak gibi olmuştu. Gecenin yarısında burada böyle oturmamın en azından sağlığım açısından hiç iyi olmadığını biliyordum ancak kalkıp gidemiyordum bile. Dışarıdan bir yerlerden köpek sesleri geliyor, gece olmasına rağmen belli olan bulutlar arada bir ayı kapatıyor, elma ağacı usul usul sallanıyordu. Korkunçtu ama belli etmemeye çalışıyordum. O gelene kadar beklemek zorundaydım.
"Geleceksin, biliyorum. Hem-hem ben sana küçüklük fotoğrafımı bile göstermedim ki daha! Söz vermiştim, görmeden gidemezsin. Gelmelisin. Ben sözlerimi tutarım." Kendi kendimi teselli etmek için kurduğum her cümle kalbime biraz daha batıyordu.
Yolun karşısından bir araba hızlıca geçtiğinde olduğum yerden kalktım. Arabayı göremediğim için üzerimdeki örtüyü atıp peşinden koşmaya başladım. Onur'un geldiğini düşünmüştüm. Sorgulamıyor, yalnızca yapıyordum. Araba hızlıca yoldan ayrılırken hiç görmediğim bir model olduğunu anlamıştım. Gözlerimden birkaç damla daha kurtulup ıslak yanaklarıma düştüğünde alt dudağımı büzüştürerek geri döndüm. Ağacın altına oturup örtüye sarındım.
Gözlerimi koluma silip başımı ağaca yasladım.
————
Onur'un haterları kına yakıyor şu an hissediyorum...
bayılıyorum kaos yazmaya.
bir de arkadaşlar kitaba yorum yapabilirsiniz gerçekten insan yemiyorum ben sçğzöpexbvışğcöpd
ŞİMDİ OKUDUĞUN
Elma Ağacı (bxb)
Teen FictionBir homofobikle aynı evdeyken hayatta kalma sürem ne kadar olabilirdi? Not: Yazdığım ilk kurgu olduğu için cringe öğeler fazlasıyla mevcuttur.
