Uyandığımda saat çok erkendi. Minho ve annesi uyuyordu. Bende aşağıya inmeye karar verdim. Kapıdan çıkarken hemşire ile karşılaştım. Minho bugün daha uyutulmayacakmış. Yani birazdan uyanırmış. Annesini ise doktor kontrol etmeye gelecekmiş. Aşağıya indim. İki tane kek aldım, belki Minho da kalkar diye. Odaya gittim. Minho annesini izliyordu. Ben girince irkildi. Annesine bir şey olmasından gerçekten çok korkuyordu. Beni görünce gözleri aydınlandı, büyüdü sanki. Keki ona uzattım. Beraber yedik. Sonra doktor geldi. Annesi de o sırada uyandı. Bizi dışarı çıkarttılar. Minho meraktan çatlıyordu. Bende onu kötü bir şey olmadığına ikna etmeye çalışıyordum. Doktor çıktı. Minho hemen doktorun önüne dikildi.
-Annenizin durumu gittikçe kötüye gidiyor. Bunu söylemek istemezdim ama bitkisel hayata girme ihtimali çok yüksek. Eger çok uyumak isterse uyutmayın. Yoksa daha uyandıramazsınız. Elimizden geleni yapıyoruz. Merak etmeyin iyi olacak.
Minho donup kalmış, parmaklarını kıtlatıyordu. Onu içeri sokmak istedi ama o dışarı çıkmak istedi. Benim gelmemi istemedi. Hızlı adımlarla gitti yanımdan. Sinirliydi. Bende içeri girdim. Annesi gözlerini kapatır gibi oldu. Sohbet açmaya çalıştım. Başarılı da oldum. Uzun süre konuştuk. Minho içeri girdi, annesine baktı. Koltuğa oturdu ve derin bir nefes aldı. Annesine nasıl olduğunu sordu. Annesi zar zor nefes alarak " İyim merak etme" dedi. İyi olmadığı nefes alışından belliydi. Minho bu durumdan çok rahatsız olmuş olacak ki kalktı ve küçük dolaptan su aldı. Annesi biraz yorgun olduğunu, uyumak istediğini söyleyince onu incitmemeye çalışarak uyumamasını söyledi. Bende Minho'ya annesini dışarı çıkarırsa uyumayacağını söyledim. Bir tekerlekli sandalye aldı ve dışarı çıktılar. Minho benimde gelmemi istedi ama ben anne oğul vakit geçirsinler istedim. Onlar dışarı çıkınca bende Minho'ya işim olduğunu söyleyerek hastaneden çıktım. İşim yok, sadece birilerini görmem gerekiyor. Hastaneye uzakmış, baya yürüdüm. Yolda giderken iki tane çiçek buketi aldım. En sevdikleri renkte ki çiçekleri aldım. Beyaz ve pembe güller. Demir kapıdan içeri girdim. Elimde ki çiçekleri ayrı ayrı bıraktım üzerlerine. Annemin mezarına pembe, babamın mezarına beyaz gülleri koydum. Sonra mezarlarının arasında ki boşluğa oturdum. Gözlerimden yaşlar süzüldü yavaş yavaş. Onları o kadar özledim ki, kelimeler yetmez anlatmama. Keşke... keşke onlar değilde ben ölseydim. Olmuyor işte. Biz karar veremiyoruz. Onlara olanları anlattım. Birine düşüncelerimi anlatmak çok iyi geliyor bana. Onlara her ne kadar zor olsa da veda ettim. Ağlaya ağlaya yarıladım yolu. Sonra belli olmaması için sildim gözyaşlarımı. Hastaneye girdim. Hiç girmek istemiyorum oraya. Her girdiğimde acı çeken insanları görmek ve onların ne kadar çaresiz olduğunu bilmek kötü hissettiriyor. Odaya girdiğimde Minho ve annesi odadaydı. Sanırım Minho'nun küçüklüğünü konuşuyorlardı. Ben girince Minho bana döndü.
-Neredeydin?
-Hastaneyi çok sevmiyorum. Dolaştım biraz.
-Tamam, iyisin değil mi?
-İyiyim, dedim ve annesine döndüm.
Siz nasılsınız?
-İyiyim oğlum teşekkür ederim.
Saat geç olmuştu. Doktorlar annesini aldılar. Uyumaması için tedavi uygulayacaklarmış. Minho yatağa doğru uzandı. Yatak genişti. Ben de yanına uzandım.
-Jisung, nereye gittin? diye sordu meraklı meraklı.
-Dolaştım dedim ya Minho.
Sesim birazcık sinirli çıkmış olabilir. Minho'ya baktım.
-Tamam, ne kızıyorsun. Merak ettim. Üzgün geldin dışarıdan. Sorayım dedim.
-Üzgün değildim. Sadece hastane beni rahatsız ediyor, dedim.
-Tamam, gerçekten yoruldum. Onu öyle görmeye dayanamıyorum Jisung.
-Merak etme Minho. O iyi olacak.
Minho derin bir nefes aldı. Daha bu konuyu konuşmak istemediğini anladım.
-Bunları düşünme artık. Dinlen, yarın ihtiyacın olacak.
-Tamam, haklısın.
Gözlerimi kapattım. Tüm bu yaşananlar, o kadar garip ki. Sanki ben yaşamamıştım tüm olanları. Gözlerimi daha çok sıktım. Düşüncelerin içinde boğuluyordum sanki, sonra kendimi serbest bıraktım. Biraz daha uyanık kaldıktan sonra istemsiz olarak uyumuşum.
