TÇ-33

44 9 0
                                        

Çağatay, beyaz duvarların arasında sessizce oturuyordu. Gözleri yere kilitlenmişti. Doktor, dosyayı kapattıktan sonra derin bir nefes aldı.

"Çağatay..." dedi, sesi yumuşak ama ciddi bir tonla. "Tedavilerin sonuna yaklaştık. Şimdiye kadar her şey
iyiydi ama son durumun... beklediğimiz kadar iyi değil. Bundan sonrası senin yaşam şekline, dikkatine bağlı. En ufak bir ihmal bile seni zor durumda bırakabilir."

Çağatay başını kaldırdı, dudaklarının kenarında hafif bir gülümseme belirdi ama gözlerindeki hüzünü gizleyemedi.
"Yani... artık ince bir ip üzerinde mi yürüyorum?"

Doktor başını salladı.
"Evet. Ama o ipin kopmaması senin elinde."

O an Çağatay'ın aklına Alara geldi. Onun gülüşü, sesinin tonu... Kalbinin yükü bir anlığına hafiflemiş gibi hissetti.

Parmağında ki yüzüğe baktı.

Yaşamak için bir nedenim var, diye düşündü. Ve o neden, her şeye değerdi.

Hastane koridorunun ağır sessizliği arkasında kaldığında, soğuk rüzgâr yüzüne vurdu. Elinde, doktorun az önce verdiği rapor vardı. Kelimeler hâlâ zihninde yankılanıyordu: "Durumun beklediğimizden iyi değil.. dikkatli olmalısın."

Çağatay başını kaldırıp gökyüzüne baktı. Gri bulutlar sanki onun içine çöken ağırlığın aynasıydı.

Ben böyleyken, evleneceğim kadın ne halde olacak? diye düşündü. Alara'nın yüzü gözlerinin önüne geldi; o masum gülüşü, endişelendiğinde dudaklarını ısırışı, elleriyle oynayışı... Onu mutlu etme hayali birden ağır bir sorumluluğa dönüştü.

Elini kalbinin üzerine koydu. Orada atmaya devam eden kırılgan ritmi hissetti.

"Ben gidersem... o ne yapar?" diye fısıldadı kendi kendine.

Bir an durdu, derin bir nefes aldı.
Hayır, dedi içinden. Bunu bilmesine gerek yok. Ben onun yüzünü hep güldüreceğim, bedeli ne olursa olsun

Çağatay, cebindeki telefonu çıkardı. Bir an tereddüt etti; kalbinin derinlerindeki korku ile yüzüğün verdiği umut arasında gidip geliyordu. Sonra gülümsedi, ekranı açtı.

Galata Kulesi'nin önünde, Alara'ya "Benimle evlenir misin?" dediği o an... Arkada alkış sesleri, Alara'nın şaşkın ama mutlu bakışı... Video kısa ama bütün duyguyu taşıyordu.

Çağatay, videoyu hesabına yüklerken altına yalnızca şu cümleyi yazdı:
Hayatımın en doğru kararı.

Gönder tuşuna bastı.

Birkaç dakika içinde bildirimler yağmaya başladı. Arkadaşları, okuldan tanıdıklar, hatta uzun zamandır konuşmadığı insanlar... Herkes aynı soruyu soruyordu:
"Ne zaman oldu bu?"
"Tebrikler!"
"İnanamıyorum, çok yakışıyorsunuz!"

Ama mutluluk mesajlarının arasına zehirli cümleler karışmaya başladı:
"Bu kadar erken mi? Daha dün kavga ediyordunuz."
"Gerçekten aşk mı yoksa gösteriş mi?"

Bazı mesajlar daha da ileri gidiyordu:
"Çağatay, senin geçmişini herkes biliyor, bu kıza acıyorum."
"Bence bu sadece dikkat çekme çabası."

Çağatay, yorumları okudukça dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu. Olumlu olanlara teşekkür edip olumsuzları görmezden gelmeye çalıştı.

Telefonu cebine koydu. İnsanların ne dediği umurumda değil, diye düşündü. Ben kararımı verdim.

***

Sabahın erken saatlerinde okulun bahçesi olağandışı bir gürültüyle çınlıyordu. Öğrencilerin ellerinde telefonlar, gözlerinde şaşkınlık ve merak… Hepsi aynı şeyi konuşuyordu: Çağatay’ın Alara’ya ettiği evlilik teklifi.

Koridordan geçerken kulak kabartan biri, fısıltıları rahatça duyabilirdi:

“İnanamıyorum, gerçekten evlilik teklifi mi etti?”
“Evet ya! Galata’da, diz çöktü, yüzük falan… Bildiğin romantik sahne gibiydi.”

Telefon ekranlarında aynı video dönüp duruyor, herkes birbirine tekrar tekrar izletiyordu. Çoğu genç hayranlıkla bakarken, bazıları kıskançlıkla dudak büküyordu.

"Bu şaka olmalı. Herkes onların ilişkisini konuşuyor, biz de böyle bakıyoruz öyle mi?!”

Yanında oturan Efe’nin yüzü asıktı, sesi ise hınç doluydu. “Planımız çöpe gitti Zümrüt… Oysa ses kaydıyla her şeyi bitirecektik.”

Zümrüt hışımla telefona baktı, dudaklarını ısırdı. "Herkes onların aşkına inandı artık. Bunu tersine çevirmek hiç kolay olmayacak.”

Tam o sırada yanlarından geçen iki öğrenci, alaycı bir şekilde gülüştü:
“Çağatay ve Alara evleniyormuş, duydunuz mu?”
“Okulun kraliçesiyle kralı birleşti işte, kıskananlar çatlasın.”

Efe’nin gözleri öfkeyle kısıldı. İçinde kıskançlık, kırgınlık ve çaresizlik birbirine karışmıştı. O an anladı ki; ne kadar uğraşırsa uğraşsın, okulun gözünde Çağatay ve Alara artık yenilmez bir çift haline gelmişti.

Ama bu burada bitmemişti.

***

Yan yana oturmuş sohbet ederken bize hızla ve öfkeyle gelen Efe'ye baktım. Çağatay da görmüş olacak ki soğukkanlılığını korumaya çalışıyordu ama Efe’nin gözlerinde öfke, neredeyse alev gibiydi.

Çağatay sessiz bir nefes aldı, sakin kalmaya çalışıyordu. “Alara’yı seviyorum, Efe. Bunu anlaman gerek. Bu kavga ya da oyun değil.”

Ama Efe’nin kulakları duymuyordu artık. İçindeki kıskançlık ve öfke, mantığını kör etmişti. Bir adım yaklaştı, sesi titreyerek:
“Sen… sen onu hak etmiyorsun!”

Bir anda yumruğunu savurdu. Çağatay göğsüne, tam kalbinin üzerine aldığı darbeyle sendelendi. Nefesi kesildi, gözleri irileşti. Birkaç saniye boğulur gibi nefes aldıktan sonra yere yığıldı.

“Çağatay!” diye bağırdım. Selin elleri titreyerek telefonu cebinden çıkardı. Ambulans gelene kadar kalp masajı yaptım.

Hastaneye ulaştığımızda doktorlar hemen odaya aldılar. Koridorda güçsüzce yere çökmüş iyi bir haber almaya bekliyordum. Selin elimi tutmaya çalışırken gözleri kapıya kilitlenmişti.

Bir hemşire çıktı. “Durumu ciddi… kalbi çok zayıflamış. Şu an müdahale ediyoruz. Bekleyin, haber vereceğiz.” dedi ve gitti.

Koridor sessizleşti. Tek duyduğum şey, kendi kalbimin çaresizce çarpmasıydı.

TAKINTILI ÇOCUKStories to obsess over. Discover now