TÇ-36

64 9 2
                                        

Alara günlerdir odasından çıkmıyordu. Perdeler kapalı, odanın içinde ağır bir sessizlik vardı.

Bir akşam kapı usulca tıklandı. Bu kez annesi değil, Selin’di. Sesi kısık ama kararlıydı.

“Alara… lütfen kapıyı aç. Sana söylemem gereken çok önemli bir şey var. Bekleyemem artık.”

Alara önce sessiz kaldı. Elini kapının koluna götürdü, ama geri çekti. Gözleri yorgun ve kırmızıydı. Birkaç saniye düşündü. Sonunda derin bir nefes aldı ve kapıyı araladı.

Selin, yüzünde hem korku hem de rahatlama olan bir ifadeyle içeri girdi. Odaya bakınca, Alara’nın ne halde olduğunu daha net gördü; dağınık yatak, boş su şişeleri, kapalı hava…

Alara kısık sesle “Ne var Selin… neden bu kadar ısrar ettin?”

Selin elinde iki fincan çayla Alara'nın yatağına oturdu.

Selin, elindeki fincanı Alara'ya uzattı.

"İç. Soğuyacak. Isınırsın. Kalbinde buz gibi olmuş gibi duruyorsun."

Çayı alırken gülümsedi ama sesi çıkmadı. Sadece fısıldadı.
"Kalbim mi? O çoktan durdu sanıyordum."

Selin bir anda sustu. Bakışlarını kaçırdı. Sonra derin bir nefes alarak konuşmaya çalıştı ama sesi çatallandı.

"Alara.. Sana bir şey demem lazım. Ama  zamanlaması o kadar kötü ki..."

"Bu evde zaten hiçbir şeyin zamanlaması doğru değil ki. Ne oldu?"

Selin yutkundu. Sonra elini karnına götürdü fark ettirmeden.
Gözlerini kaçırmadan söyledi "Ben.. Ben hamileyim."

Alara kıpırdamadı. Sanki o an vücudu dondu, gözleri sabitlendi, sesi çıkmadı.
"...Ne?"

Selin sessizce başını eğerek  "Umar ve Anıl dışında kimse bilmiyor.
Sen her gün Çağatay'sız uyanırken ben sana ne diyebilirdim ki. 'Ben anne oluyorum' mu demeliydim? Söylesem bencillik olurdu sustum bu da yalan gibi oldu."

Alara başını yana çevirdi. Derin bir nefes aldı. Gözleri buğulandı ama ağlamadı.

"Birini kaybettim.. Ve sen birini içinde büyütüyorsun"

"İnan bana onun orada olmasına bende şaşkınım. Bu kalp bana yeniden nefes almayı öğretiyor."

***

Aradan aylar geçmişti. Çağatay’ın ölümü ve Alara’nın içine kapanması hâlâ herkesin zihninde derin izler bırakmıştı ama hayat, acımasızca akmaya devam etmişti. Bu akışın içinde yeni bir başlangıç doğmuştu: Selin ile Umar’ın düğünü.

Salon, beyaz ve altın detaylarla süslenmişti. Masaların üzerinde kristal şamdanlar parlıyor, etrafa gül ve zambak kokusu yayılıyordu. Çalan hafif müzik, insanların fısıltılarını bastırıyor; heyecanı ve mutluluğu havada hissediliyordu.

Selin gelinliğin içinde adeta bir rüya gibiydi. Ellerini karnına götürüp arada bir dokunuyordu. Herkes onun gözlerindeki ışığın farkındaydı. Umar ise siyah takım elbiseyle Selin’i izlerken, gözlerinde hem gurur hem de korku vardı; çünkü artık sadece bir eş değil, çok yakında bir baba da olacaktı.

Nikâh memuru ayağa kalktı, herkesin gözleri çifte çevrildi.

“Selin Demir, hiçbir baskı altında kalmadan, kendi özgür iradenizle, Umar Yıldırım'ı eş olarak kabul ediyor musunuz?”

Selin, gözlerini silip gülümseyerek fısıldadı:
“Evet.”

Salon alkışlarla doldu. Sıra Umar’a geldi.

“Umar Yıldırım, hiçbir baskı altında kalmadan, kendi özgür iradenizle, Selin Demir'i eş olarak kabul ediyor musunuz?”

Umar, Selin’in elini sıkıca tuttu. Onun gözlerine baktı ve tüm kalabalığı unutup sadece Selin’e hitap edercesine, derin bir sesle:
“Evet. Hem eşim, hem çocuğumun annesi olarak… evet.”

Salon ayağa kalktı, alkışlar ve ıslıklar yükseldi. Selin gözyaşlarını tutamadı, Umar onun alnına uzun bir öpücük kondurdu.

Salon alkışlarla çınlıyordu. Selin ve Umar’ın evetleri hâlâ kulaklarda yankılanırken herkes ayağa kalkmış, mutluluğu paylaşmak için coşkuyla çığlıklar atıyordu. Işıklar pırıl pırıl yanıyor, masalarda şampanya şişeleri açılıyordu.

Tam o sırada salonun kapıları yavaşça açıldı. Zümrüt içeri girdi. Yüzünde ince bir gülümseme, bakışlarında ise acımasız bir kararlılık vardı. Mikrofonu eline aldı, sesini yükseltti.

“Bu kadar mutluluk yeter! Bence artık birilerinin gerçeği bilme vakti geldi."

Salonda uğultu koptu. Selin şaşkınlıkla bakıyor, Umar öfkeyle Zümrüt’e doğru yürümeye hazırlanıyordu. Ama Zümrüt çantasından küçük bir dosya çıkardı.

“Herkes Efe'nin ölümünü bir intihar sandı. Ama işin aslı öyle değil. Çağatay’ın mezarı başında Efe’nin son telefon kaydı… Alara tarafından öldürüldüğüne dair kanıtlar elimde!”

Salondaki kalabalık şokla irkildi. Herkesin bakışları bir anda Alara’ya çevrildi. Alara’nın nefesi kesildi, gözleri büyüdü.

Tam o sırada kapılar yeniden açıldı. Polisler içeri girdi.

“Alara Başer… Efe’nin ölümüyle ilgili deliller doğrultusunda sizi gözaltına almak zorundayız.”

Alara şaşkınlıkla başını iki yana salladı.
“Hayır… hayır, bu doğru değil! Yemin ederim ben...”

Ama sözleri kalabalığın uğultusuna karıştı. Selin ağzını kapatıp ağlamaya başladı, Umar sinirden ellerini yumruk yapmıştı, Anıl başını eğmiş gözlerini kaçırıyordu.

Polisler, kalabalığın önünde Alara’nın kollarını tutup salonun dışına doğru götürdü. Alara son bir kez arkasına dönüp Selin’in gelinliğine, Umar’ın öfkesine ve Zümrüt’ün zafer dolu bakışlarına baktı.

Salonun içindeki alkışlar artık susmuştu. Yerini, buz gibi bir sessizlik almıştı.

TAKINTILI ÇOCUKStories to obsess over. Discover now