GERÇEK

60 25 1
                                    

İnanç.

Dünyada bulunan her şeye inanabilirdi insan, çalınmamışsa güveni. Bir tatlı söz, bir şefkat dolu bakış yeterliydi; koşulsuz şartız inanabilmek için. Ve insan öyle tehlikeli duygulara sahipti ki bir kere karıştı mı inanç duygusu ruhuna, bedeni toprakla buluşana kadar giderdi peşinden, inandığı insanın.

Birde bu duygudan mahrum bırakılanlar vardı tabii. Bütün inancını bir kişiye adamış, gidişleriyle tarumar olanlar... Ben de bu sınıftandım işte. Bütün inancımı, güvenimi, iyi olan bütün duygularımı adadığım babamdan yediğim ağır darbe ile üzerinde gezindiğim bulutlar dağılmış, aniden zemine çakılmıştım. Ya da çakıldığımı sanıyordum.

Dibe vurduğumu hissedip, boşlukta süzülürken elimden tutup beni yeni bir ışıksızlığa çeken, gecenin en karanlık anında beni sabaha kaçıran mavi gözlü adam; güvenimin ve inancımın artık parçalarını toplayıp sahiplenmişti. Ona olan inancımı, bana baktığı, bana güldüğü her saniye okşayarak büyütürken gelen hançeri görememiştim.

Asıl darbenin yediğim hançeri çekip çıkaran elden geleceğini nereden bilebilirdim ki?

Hançer, sızlayan göğsümün altında kendini hissettirirken ayaklarım geriye doğru adımlar atmaya başladı. Gözlerimi ilk acımın üzerinden çekip arkamı dönerek koşmaya başladım. Nereye gideceğimi bilemeden birkaç adım atarak salona gelmiştim. Burada daha fazla kalmak istemesem de bu saatte gidecek bir yer bulamazdım ama şu anda burada kalmayacaktım.

Yukarıdaki, Arel'in bana verdiği odaya çıkıp kapıyı arkamdan kilitledim. Sırtımı kapıya yaslayıp merdivenleri koşarak çıkan Arel ve babamın ayak seslerini dinledim. Titreyen bacaklarımın daha fazla üzerinde duramayacağımı anladığımda sırtımı kapıdan kaydırarak oturdum. Bacaklarımı kendime çekip başımı dizlerimin üzerine koyarak açık pencereden görünen manzaraya baktım.

Ardı arkası kesilmeyen yaşlarım göz çukurlarımdan intihar ederken onlar kadar cesur olamadığımı düşündüm. Ölüm ne zaman enseme üflese koşarak kaçmıştım oradan. Yaşayamasam da ölmekten de korkan bir bedeni, yıllarca içindeki sakat ruhla taşımıştım. Ölememek, yaşayamamak... Arafta kalmış bir ruhu hayatta tutmaya çalışmak...

"Kızım, lütfen aç şu kapıyı." Acının bir sesi olsaydı, babamın, 'kızım' deyişi derdim. Bana bahşettiği her güzel kelimenin ardından acıda bedenime çarpıp ruhumun sarsılmasına sebep oluyordu. Ellerimi kulaklarıma kapatarak acıdan kaçmaya çalıştım.

"Buğlem, aç şu kapıyı." İsmimi söylerken, her harfin üzerinde papatyalar açtıran adamın sesi ellerimi bastırsam da bir etkisi olmayan kulaklarıma dolduğunda ağzımdan kaçan hıçkırıkla ellerimi kulaklarımdan çekip ağzıma bastırdım.

Ayağa kalkıp üzerimdeki eşofmanları çıkardım. Kıyafetlerimi giyerken babamın sesini duymamaya çalışıyordum. Bütün kıyafetlerimi küçük valizime koyarken Arel'in aldığı iki elbiseye baktım. Onları yatağın üzerinde bırakıp diğerlerini toparladıktan sonra aynadaki siluetime baktım. Sürdüğüm rimel, intihar eden yaşların toprağı olmak istercesine yanaklarımdan geçmişti. Islak havlu ile yüzümü silip telefonumu da alarak kapının önünde durdum.

Kaçtığım gerçek yumruklanan kapının ardında beni bekliyordu. Acı, onun arkasından ayrılmıyordu. Titreyen ellerimle kapının kilidini açıp kendime doğru çektim. Babam birkaç adım gerileyip koridor duvarına yaslanmış Arel'in yanına gittiğinde ona bakmaktan kaçınarak Arel'e çevirdim gözlerimi.

"Bu zamana kadar ettiğin yardımlar için teşekkür ederim," dedim titreyen, buz gibi bir sesle. "Artık gidiyorum. Sevinebilirsin. Hoşça kal," deyip babam ve acının karıştığı sesini arkamda bırakarak aşağı inip kapıdan çıktım. Rüzgâr, gözyaşlarımın cesetleriyle ıslanmış yüzümü yalayıp geçerken titremelerime aldırmayarak yürümeye devam ettim. Karşıma çıkan ilk taksiye binip Eslem'in evinin adresini verdim.

KATİLİN PEŞİNDE #wattsy2020Hikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin