1

78 15 8
                                        

Eğer iyi bir enerji aldıysanız lütfen bölümün sonunda bana bir yıldız armağan edin. Güzel gözlerinizi görmek de güzel ama içinde yıldızlar parlayan gözler her şeye bedeldir....​

Koş, koş daha hızlı koş! Sağımdaki koridoru döner dönmez kendimi kapısı açık misafir odasına attım ve hızlı ama sessiz bir biçimde içinde sadece sıfır kullanılmamış misafir kıyafetleri olan dolaba girdim.

"Yıldız hanım! Yıldız hanım lütfen böyle yapmayın, dedeniz bu dersleri çok önemsiyor!" beni arayan Zehra Hanım'ın sesini duymamla irkildim ve hemen ardından kapının açılma sesini duymamla nefesimi tuttum.

Zehra Hanım'ın terlik sesleri yavaşça dolaba doğru yaklaştı ama dedemin 'Zehra!' diye bağıran sesi koridorda yankı yapınca adım sesleri duraksadı ve daha sonra gittikçe azalarak yok oldu.

Dolaptan çıkarken huysuzca mırıldandım  "Aceleden dolaba saklandım ya, az daha yakalanıyordum." Çoğunlukla derslerden kaçardım yaklaşık bir on yedi yıldır. Üç yaşımdan beri çeşit çeşit ders görüyordum. Yani üç yaşımda ilk öğretmenimin sadece yüzünü hatırlıyorum sanırım bana sayıları öğretmeye çalışıyordu. Dedem her zaman hafızamın çok kuvvetli olduğunu söyler. Bazen onun bile hatırlamadığı şeyleri anımsıyorum çocukluğuma dair.

Ve nihayet beş yaşıma geldiğimde artık ders falan görmek istemiyordum çoktan kendimi rahatça ifade edecek kadar İngilizce, Arapça ve Çince öğrenmiştim. Sayı saymayı, okumayı yazmayı... hepsini biliyordum beş buçuk yaşıma vardığımda. Ve bir gün aklıma parlak bir fikir geldi: Derslerden kaçmak! Nasıl o vakte kadar bunu düşünememiştim ki!? Beş yaşına kadar birkaç kez saklandığım olmuştu ama bunu sadece dedem benim için telaşlanıp işten başını kaldırır ve beni aramaya çıkar diye yapmıştım. Ve öyle de olurdu. Her kayboluşumda dedem işi gücü bırakır telaşla beni arar bulunca kocaman sarılır ve böyle yapmamam için beni uyarırdı.

Sonuç olarak artık yirmi yaşındayım ve hala derslerden kaçıyorum.

Çocukluğumdan beri aldığım eğitimlerin ardından bu entelektüel görünümlü yaşamın arkasında farklı bir portre vardı... Benim yapayalnız üzgün portrem... Hayatım boyunca hiç arkadaşım olmamıştı... Evdeki hizmetli ablalar oldukça iyilerdi ve dedemi de çok seviyordum ama tüm dünyam bu ev kadardı...Hiç bu evden çıkmamıştım... Hiç bir dostum olmamıştı...

Hiç bir yaşıtımı tanımamıştım... Tamam hakkını yemeyeyim bir gün dedemin bir misafiri gelmişti oldukça genç bir adamdı ve güzel benim yaşımda şirin bir kızı vardı. Biz oynarken 'baba' diye bir sözcük söyledi. Ben anlamadım tabii onun ne olduğunu.

Dedemin her şeyi itiraf etmek zorunda kalmasından sonra dediğine göre anne babam benim doğumumdan bir yıl sonra bir trafik kazasında vefat etmişler ben de o sırada dedemdeymişim ve dedem de üzülmeyeyim diye o vakte kadar bana öyle bir şeyden bahsetmemiş. Yani dünyamda anne baba diye bir şey yoktu. Dedem dil eğitimi aşamalarında bile o vakte kadar bana anne babadan bahsetmemeleri için özel öğretmenlerimi uyarmış evde kimse o sözcükleri ağızına almazdı.

Misafir gittikten sonra dedeme yaklaşıp aynen şöyle dediğimi hatırlıyorum sanırım altı yaşındaydım. "Dede gelen kızın dedesi neden o kadar genç?" Dedem garip bir ifadeyle baktıktan sonra iç çekerek "Bazen öyle olur." Demişti. Anne baba kavramını bilmediğim için her çocuğun sadece dedesi olur sanıyordum. Bu yüzden küçük arkadaşımın babasını dedesi zannetmiştim. Sonra ben ellerimi kabarık etekli elbisemin bel kısmında birleştirip ayağımla yeri eşelerken utangaç bir biçimde sormuştum. "Dede o kız babe diye bir şey dedi o ne demek ki?" Dedem şaşkın bir ifadeyle bakıp "Babe mi?" diye sormuştu. Ben de omuz silkip konuşmuştum. "Babem bana hep oyuncak alır. Bu elbisemi de o aldı, dedi" dedim. Dedem üzgün gözlerle bir süre camdan dışarı baktıktan sonra benden sonsuza dek saklayamayacağını anlamış olacak ki beni kucağına oturtup anne babanın ne demek oluğunu açıkladı.

Ve sonra gerisi tam bir kaos. Bir hafta boyunca neden benim de anne babam yok diye ağladım. Hatta gidip dedeme "Bana marketten bir anne, bir de baba alamaz mısın?" diye bile sormuştum. O günden sonra dedem eve bir daha yaşıtım çocuk gelmesine izin vermedi. Ve ben... Ben zaten dışarı çıkamıyordum. Sadece bahçeye kadar. Bahçenin çevresi de uzun duvarlarla ve yüzlerce korumayla çevriliydi.

On altı yaşıma geldiğimde dedem ilk defa dizi izlememe izin verdi tabii ki tüm sahneleri kontrol edilmiş ve istenmeyen sahneler kesilmiş biçimde. Hangi sahneleri kestiklerini de bir türlü anlamıyordum. Sadece filmlerim önden kontrol ediliyordu ve bunun farkındaydım.

Bir dizinin bir sahnesinde hapishane vardı. Garip bir biçimde evimi oraya benzetmiş ve dizi hakkımı elimden almasın diye dedemden gizlice bunun için ağlamıştım. Şimdi ise yirmi yaşındayım. Hala derslerden kaçan koca bir bebeğim ama artık işler daha ciddi.

Sebebini bilmediğim bir biçimde dedem bana ısrarla dövüş dersleri aldırıyor ve ben o derslerden nefret ediyorum. Kim akşam eve morluk ve şişiklerle girmek ister ki? Bahçenin her köşesine fırlatılmış ezilmiş ve kakılmış bir biçimde. Üstelik her hafta girdiğim akademik yönümü güçlü tutmamı sağlayan yazılılardan bahsetmiyorum bile. Eğer dizi izlemek istiyorsam o sınavlara girmek zorundayım. Bu yüzden o sınavlardan kaçamıyorum. Neyse ki dövüş dersleri için böyle bir sınırlama yok.

    Birçok kez evden kaçmayı denemiştim  ama binlerce muhafızı olan bir kaleden kaçabilir miyim cidden! Jackie- chan değilim ki!? Dövüş derslerini ektiğim sürece de olamayacağım galiba. Bu arada dedem garip bir şekilde vurmalı kırmalı dövüşlü filmleri izlememi hiç yadırgamıyor ve ben bazen düşünüyorum: bir adamın diğerinin karnındaki tüm mühim organları çıkarmasını yadırgamayan dedem hangi sahnelerin kesilmesi için dizilerimi ve filmlerimi önden kontrol ettiriyor!?

Tabii hayatımda heyecan verici unsur olarak sadece dizilerin bulunduğu dünyamda bunca yalnızlığın beni delirtmemesi  için küçük yaşta kendime tasarladığım arkadaşımdan bahsetmeyi unutmamalıyım. Onun adı Arbede... Bir kitapta okumuştum: "Sanılanın aksine bazen sadece bir arbede bitirir içimizdeki yalnızlığı..." ve bu söz beni etkilemişti. Her açıdan... Yalnızdım ve bir hayali arkadaşım olsa bile ona bir ad vermemiştim. O gün hayali arkadaşımın adını Arbede koymaya karar vermiştim. Tabii ki onu gördüğüm falan yoktu henüz şizofren değildim . Sadece yalnızdım işte ve onu göremesem de hissediyordum...

"Yıldız!" dedemin sesiyle adeta yerimden hopladım ve ne ara kendisine yaklaştığımı bilmediğim camdan uzaklaştım.

Dedem kollarını yaşlı bir adama göre fit olan göğsünde bağlamış benim elaya yakın kahverengi gözlerimin aksine masmavi olan gözleriyle bana bakıyordu. "Yine dersten kaçmışsın." Bakışlarımı kaçırarak mırıldandım. "Şey evet...Biraz öyle oldu." Dedem kollarını çözüp iç çekerek konuştu. "Bu dersler senin iyiliğin için anlamıyor musun?" Ellerimi iki yana açarak konuştum. "İyi de dede, adamın birisinin oramı buramı morartması nasıl benim yararıma olabilir ki? Hayır anlamıyorum asker de olmayacağım ki?" Dedem iç çekerek konuştu. "Kendini korumayı bilmek zorundasın Yıldız." İstemsizce gözlerimi belerterek konuştum. "Dede zaten etrafı yüzlerce muhafızla dolu bu kaleden dışarı adım attığım yok. Kim bana zarar verebilir cidden anlamıyorum? " Dedem iç çekerek yine o noktalayıcı sesiyle konuştu. "Derslere katılacaksın. Bitti. Eğer böyle devam ederse bu derslere katılmadığın zamanlar da haftalık dizi hakkın iptal olacak." Zaten her hafta bir bölüm izleyebiliyordum ama o bile benim için çok değerliydi. Gözlerim dolunca dedem üzgün bir bakış attı ama yenilmek istemiyor olacak ki hızlıca arkasını dönüp odayı terk etti.

Nefes egzersizi yapıp göz yaşlarımı geri yuttum ve huysuzca konuştum. "Keşke artık özgür olsak Arbede." Arbede cevap vermedi sadece başını sallamakla yetindi. Görebildiğim bir şey değil tabii ki ama her zaman olduğu gibi hissettim.

Sizin de çocukken hayali arkadaşınız var mıydı? Hala var diyenler el kaldırsın ;)

Yıldız ' ın yerinde olsanız ne yapardınız?

Sizce de dövüş dersleri anlamsız mıdır?

Sizce dedesi hangi sahneleri kırptırıyor:D ?

KAÇAKHikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin