47. Bölüm: Darbe

2.3K 195 100
                                        




47.Bölüm: Darbe

*Daha fazla ne acıtabilir demiştim, bu acıttı...*

Günler geçiyordu, öyle ya da böyle. Acısıyla veya tatlısıyla, gözyaşıyla veya saniyelik bir gülüşle. Her geçen günün ardından ruhumdaki yorgunluk bedenime taşıyordu, yorgunluk kolumu kaldıramayacağım seviyelere ulaşmıştı. Kaybolmuştum, kendimi bulamıyorum. Soruyorlardı, ben bile şu an ne haldeyim bilmiyorum. Bir türlü adını koyamıyor, kılıf uyduramıyorum. Ölmek değildi bu, ölsem biterdi. Gülmek değil bu, gülsem acımazdı. Neydi? Sönmek mi? Yanıp yanıp kül olmak mı? Yoksa kül olmayı bile becerememek mi? Bilmiyorum. Sağım solum yok, önüm arkam yok; olduğum yerden başka gidilebilecek hiçbir yer yok. Keza, gitmek isteyen de. Zevk mi alıyordum acıdan, acıdan kör mü oluyordum?

Bakışlarım doğrulmam üzerine tavandan ayrılırken duvardaki saate kaydı. Yarım saat olmuş, iki dakika taşmıştı. Komidinin üzerindeki telefonu alıp aynı mesajı sanki ezberime kazıyacak kadar okumamışım gibi tekrar okudum. Ateş beni evine çağırıyordu, Ateş konuşmamız gereken çok mühim bir şeyin olduğunu söylüyor ve beni kendi evine çağırıyordu.

Nefeslerim benden kaçmak istercesine sesli ve seriydi.

Kalktım ayağa, herhangi bir şey giyip, herhangi bir şekilde saçımı toplayıp, herhangi bir şekilde çıktım evden. Artık her şey herhangiydi benim için. Yaptığım hiçbir şeyin önemi yoktu, her şey önemini yitirmişti ve ben yaşamdan zevk alma ümidini de kesmiş olmuştum.

Hayatı her zaman bir amaca bağlardım, mutlaka bir anlamı vardır diye düşünürdüm. Kesilmişti. Öyle boş, öyle amacını şaşmış geliyordu ki devamını merak bile ettirmiyordu. Hayat bizdik, değil mi? Öyle söylemişti ya, ona inandığım bir zaman diliminde öyle anlatmıştı ya... şimdilerde ben miydim anlamsız olan?

Benmişim gibi...

Taksiden indim, yeşilliklerim bahçe kapısına değdiği an göğsüm daralırken aynı senaryo tekrar tekrar canlandı. Yağmur yağmazken sırılsıklam oldum, vurulmadan öldüm. Basit olmadı, ilk anki gibiydi. Yaralarım taşarken, taşkın volkanların içine atıldım. Yanmak benim kaderime koyu kalemle yazılmış, altı kalınca çizilmiş olmalıydı.

Çalamadım o kapıyı; soğuk kış günü ince bir badiyle, gözyaşlarım yanaklarımı ıslatırken, haykırırcasına beni bırakmaması için yalvarırken, havadan değil de gözlerindeki o son bakıştan dolayı üşürken, sözlerinin etkisiyle donarken yüzüme kapanan kapı buymuş gibi ellerimi kaldırıp da o kapıyı çalamadım. Dişlerimi dudaklarıma bastırdığımda o metalik tadı alana kadar sıktıkça sıktım, parmaklarımı içeri katlarken boğumları şişene kadar baskı uyguladım da uyguladım. Gözlerimdeki buğuyu yok etmek için sustum, gökyüzüne baktım, göremedim, göğsüme vurdum, ağlamadım.

"Sena." Kendiliğinden açılan kapının ardından Kadri Amca'nın afallayan yüzü beni yakalamıştı. "Sen..." bir şeyler söylemek istedi, yeri ve zamanı olmadığını düşündü ve kafasını iki yana salladı. "Gel, geç içeriye."

"Teşekkür ederim," diye mırıltılar bıraktım ortaya. Kadri Amca beklentisini gizleme çabasına girmeden, onunla konuşmam için gözlerimin en içine bakarken tepkisizliğimi korudum. "Neredeler?"

Anladı, gülümsedi. "Yukarıdalar," dedi. Neden herkesin bana bakışı aynıydı? Neden herkesin gözüne bakınca ben aynı şeyi görüyordum? Fazlaca, birbirinden farklı gözler; fazlaca, aynı bakış. "Bahçede olacağım. Bir şey olursa haber verirsiniz."

İçimdeki huzursuzluk kendini yalnızca bir saniye içerisinde ortaya atarken eminsizlikle attım adımlarımı. Beni buraya çağırmasının altında iyi şeyler yatmadığına emindim, daha ne olabilirdi bilmiyordum. Çıktığım basamakları sayıyordum, 17. Onu ulaşmak için çıktığım merdiven on yedi basamaklıydı. Sonsuz olsaydı, olmaz mıydı? Sonsuza kadar yürüyüp yine de ona gidemeseydim. Yenilmeseydim, mesajını görmezden gelip uyumaya devam etseydim mesela, bir köşeye konulduğum gibi bir köşeye fırlatabilseydim.

HARABEBağımlısı olacağınız hikayeler. Şimdi keşfedin