5

15.1K 1.1K 969
                                        

Elimdeki kalemi hiç durmadan döndürüyorken gözlerim tahtadaydı. Ders tarihti ve ben kusacaktım. Sayısal olduğumdan sözel derslere gelemiyordum. Aklıma girmek bilmiyorlardı. Bu yüzden sözel derslerde genelde tablo yoluyla ezberleme yapardım. Görsel hafızam kuvvetliydi.

Dersin ortasına doğru sınıfımızın kapısı çalındı. İçeri iri yarı üç tane genç girdi.

Minjoon ve arkadaşları.

"Dersinizi böldüğümüz için özür dileriz ama bir duyurumuz vardı." dedi Minjoon duyuru yapmak için hocadan izin alırken. Hepsinin üzerinde okulun basketbol takımına ait olan eşofmanlar vardı. Tarih öğretmenimiz onları güler yüzle karşılayıp içeri davet etti. Üçü de tahtanın önünde, bizim tam karşımızda durmuştu. Onlar girdiğinden beri kızların artan sesleri de Minjoon'un yanındaki kumral çocuğun ağzını açmasıyla kesildi.

Kumral çocuk. Onu hatırlıyordum.

"İlk maçımız haftaya Seoul Koleji ile gerçekleşecek. Koç amigo takımı istedi. Bu yüzden katılmak isteyenlerin adlarını alıyoruz."

Kumral saçlı çocuğu izlemeye devam ederken arkama yaslandım ve önümdeki ellerimi birleştirip parmaklarımla oynamaya başladım. Ben hariç tüm kızlar el kaldırmıştı. Amigo... Gülümsetti beni. Güzel bir fiziğim olsaydı belki de ben de şu an el kaldırıyor olurdum.

Kapı kenarındaki en ön sırada oturuyordum. Adını bilmediğim kumral saçlara sahip olan çocuk ise ortaya ait olan en ön sıranın karşısında duruyordu. El kaldıranların isimlerini almak adına defterini açtı. Orta sıranın orada durmasına rağmen benim oturduğum sıraya doğru geldi ve sıramın üzerine defterini koydu. Sadece onu izliyordum.

"Burada yazsam sorun olmaz değil mi?" diye sordu kibarca. Başımı iki yana salladım. Put gibi ona bakıyordum. Yüzü çok... Güzeldi. Evet, bir erkeğe nazaran çok güzel yüzü vardı. Büyük gözlerine orantılı gelen burnu ve dolgun sayılabilecek dudakları şu an tam karşımdaydı. Tanrı aşkına, bu çocuğun basketbol takımında ne işi vardı? Manken falan olmalıydı.

Kalemi ince parmaklarının arasına alıp kızların ismini yazmaya başladı. İşi bittiği anda doğruldu ve bana bakmadan eski yerine geçti.

"Sen katılmayacak mısın?"

Minjoon'a baktım. Yarım ağız gülüyordu her zamanki gibi.

Öğretmenin bakışlarını üzerimde hissedince "İstemiyorum." diye yanıtladım onu. O ise komik olduğunu düşündüğü esprilerini yapmaya devam etti.

"Neden ama? O güzel fiziğinden mahrum bırakma bizi."

Bir kere de şaşırt beni çocuk.

Yüzümdeki dümdüz ifadeyi bozmamaya çalıştım. Ancak çoktan sınıfta gülüşmeler ve fısıldaşmalar başlamıştı.

"Minjoon. Sınıfta öğretmen olduğunu unutma."

Minjoon öğretmene döndü ve saygıyla eğilip özür diledi. Gözlerim kumral saçlı çocuğa kaydı. Buz gibi gözleriyle bana bakıyordu. Hadi ama. Gülmesi gerekirdi.

Tek kaşımı kaldırıp "Ne var?" dercesine ona bakmaya başladım. Bakışlarını benden çekip başını aşağıya eğdi. Ellerini önde birleştirmişti. Ben de arkama yaslandım ve önümdeki deftere bakmaya başladım.

"Bugün okul çıkışı adını yazdıranlar konferans salonuna geçsin. Seçmeler olacak."

Minjoon'un yanındaki esmer çocuk son sözünü de söyleyince sınıftan çıkmak adına harekete geçtiler. Gözkerimi defterimden çekmedim. Onlar çıktıktan sonra ise arkama yaslanmıştım.

Adını henüz bilmediğim o kumral saçlı çocuk cidden kafamı çok karıştırıyordu. Herkes gülerken neden o gülmüyordu? Neden bana olan bakışları alaycı değildi?

Acaba... Küçük bir ihtimal...

Bir anda gelen cesaretle anında ayağa kalktım. "Hocam karnım çok ağrıyor da, revire gidebilir miyim?"

Tarih hocası beni baştan aşağıya süzdükten sonra gitmem adına işaret vermişti. Hızlıca çıktım sınıftan. Geç kalmamıştım. Merdivenlerden aşağıya iniyorlardı.

"Pardon."

Onlara seslenince üçü de durdu. Minjoon ellerini cebine sokup çenesinin üstünden bana bakmaya başladı.

"Ne oldu? Adını mı yazdırmak istiyorsun?"

"Seninle bir işim yok. Defolup gidebilirsin."

Ona baktım. Masum yüzüyle beni izliyordu.

"Biraz konuşabilir miyiz?"

Kaşlarını çattı. İşaret parmağıyla kendini gösterdi. "Benimle mi?"

"Evet." dedim mırıldanırcasına.

Kumral çocuk Minjoon'a ve diğer esmer çocuğa bakıp gitmelerini söyledi. Minjoon şerefsizi laf atar sanmıştım ancak tek kelime etmeyip sadece öldürücü bakışlar atarak uzaklaştı yanımızdan.

Tekrar büyük gözlerin sahibine döndüm. Ben merdivenlerin başındaydım. O ise benden bir basamak altta. Bu sebeple aramızdaki boy farkı sorun olmamıştı.

"Neden gülmüyorsun?"

"Ne?"

"Yani..." dedim olayı açıklamak için derin bir nefes aldıktan sonra. "Herkes benimle alay ederken neden gülmüyorsun? Neden bana böyle bakıyorsun?"

Böylesine güzel...

Kaşlarını çattı. Anlamamışa benziyordu.

"Acaba o olabilir misin?" diye sordum bu sefer.

"Kim olabilir miyim?" Dudaklarını ıslattı.

"O işte."

Gözlerini benden aldı ve birkaç yerde dolaştırdı. Gülmüyordu ama ciddi de değildi.

"Bana bak." dedi tekrar küçük gözlerime odaklanırken.

Sustum.

"Bu arada adın ne?"

Nasıl yani? Adımı bilmiyor muydu? Fake hesaptan bana yazan bu çocuk değil miydi?

"Jennie." diye cevapladım onu.

"Evet, Jennie. Ne demek istediğini anlamadım. Gülmeme konusuna gelince de ortada komik bir olay yok. Yani gülmemi gerektirecek bir olay da yok. Anladın mı beni?"

Kaşlarını kaldırdı. Başımla onayladım onu.

"Güzel." dedi ve bana bir müddet daha yakından bakmaya devam etti. Ben susmaya devam ettiğim için de başını olumsuz anlamda iki yana salladı ve merdivenlerden inip gitti.

you shouldn't eat, taennieHikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin