Nisan Çobanoğlu'ndan
Bulutlu gökyüzünün, sık ağaçların, ferah orman kokusunun ve uzaktan gelen havlamaların eşliğinde yavaşça, konuşmadan ama konuşmuş kadar olarak yürüyorduk.
Ozan'ın kolu omzumdaydı. Diğer kolunu ise hala daha tam olarak hareket ettiremiyordu ama yine üzülmemek için bu gerçeğe pek odaklanmıyordum.
Başımı kaldırıp Ozan'a baktım. O da bana bakıyordu. Saçları her zamanki gibi dağınık duruyordu, zaten onları düzgün görmeyi beklemek Ozan'ın saçlarını dağıtma alışkanlığına hakaret olurdu.
Gülümseyip pek düşünmeden elimi kaldırdım ve kahverengi saçları arasına daldırdım. Saçları yumuşacık ve soğuğa rağmen sıcaktı. Hafifçe gülerek "Saçlarımı dağıttın." dediğinde aldırmadım. "Zaten dağınıklardı."
Omzumdaki ağırlık bir anda kalktı, neden kolunu çektiğini anlamama fırsat kalmadı, o da benim saçlarımı karıştırdı.
"Ozan!" dedim, saçlarımı yüzümün önünden çekmeye çalışırken açtığım bir aralıktan omuz silktiğini gördüm. "Kızma, balım." dedi umursamazca. "Düzelirler."
Ben saçlarımı düzeltmeye, daha doğrusu bunun için uğraşmaya devam ederken "Gel buraya." deyip beni durdurdu ve bu dağınıklıklarının faili o değilmişçesine düzeltmeye başladı saçlarımı.
Ne kadar nazik davrandığını anlatsam inanır mıydınız?
Büyük elleri, bir saç telime bile özenle muamele ediyordu. Sanki onlardan biri kırılsa dayanılmaz bir acı çekecekti; o derece yavaş, o derece nahif, o derece... O derece aşıktı. Bu durum, içimdeki sevgiyi hareketlendirdi, karnımda benden önceki aşıkların tabiriyle "kelebekler" dolaşıyordu sanki.
Dayanamadım, kollarımı beline sardım, bu hareketimle biraz duraksasa da devam etti. "Beni iki arada bir dere bırakıyorsun." diye mırıldandı. Başımı göğsünden kaldırmadan "Hım?" diyerek anlamadığımı belirttim.
"Sana sarılmak veya saçlarınla oynamak arasında kalmama neden oldun. Bunun nasıl bir ikilem olduğunu tahmin bile edemezsin."
Kelimeleri içime doluşup koşmaya başladılar sanki. Gülmemek için kendimi tuttum, sarılışımı sıkılaştırdım, biraz daha sıkı sarılırsam sevgimi daha iyi ifade edecektim sanki.
Saçlarımı düzeltmeyi bitirince başımın üzerinden öptü, ardından o da bana sarıldı. "Keşke sonsuza kadar böyle kalsak..." dedim yavaşça. "Seninle, senin kokunla, burada, böyle..."
Sarılmayı bırakmadım ama başımı kaldırdım, o da bana baktı. Hafif tebessümü yüzünün bir parçası gibi duruyordu, bakışları anlamaya zamanımın yetmeyeceği bir sürü anlamla çevrelenmişti, burnu hafifçe kızarmıştı, bir saç tutamı onun alnından bana doğru geliyordu, sakalları çok olmasa da belirgindi.
Bir insana bu kadar bakacağımı söyleseler, hatta bunu lisedeki, aşık Nisan'a bile söyleseler inanmazdım.
"Ozan..."
"Efendim, balım?"
"Ben sana çok fena aşık oldum."
Böyle bir şey beklemiyordu, afalladı, tatlı heyecanını saklayamadı. Adeta bir refleks gibi "Ne?" sorusu döküldü şaşkınlıkla aralanan dudaklarından.
Geri çekildim. Hala daha tam olarak kendine gelememişti. Gülümsedim iyice. Daha sonra derin bir nefes aldım, ben de heyecanlıydım.
Ellerini ellerime aldığımda gözlerini o noktaya çevirdi. Parmakları küçük kalan ellerimi yavaşça kavradı, elleri soğuktu ama bu beni rahatsız etmemişti.
Bir süre öylece durduk. Ruhumuzun somut yansımalarıymışçasına birbirine karışmış ellerimize inanmazca baktı önce. Daha sonra bana öncekinden de anlamlı bir şekilde baktı, böyle bir şeyin mümkün olabileceğini düşünmezdim.
"Nisan..."
"Efendim?"
"Hani bundan sonra yıldızsız bir gökyüzünün bana bomboş geleceğini konuşmuştuk, şehre dönersek onları özleyeceğimi, bir şeyi bir kez tanıyıp sevdikten sonra ondan önceki hayatımızın bomboş geleceğini..."
Başımı olumlu anlamda salladım, konuşmanın nereye bağlanacağını bilmeme rağmen meraklıydım. Heyecanım ve içimdeki yorulmak bilmeyen kelebekler de hiç yardımcı olmuyordu tabii.
Montunun fermuarını açarken onu kaşlarım çatık izledim. Ellerimden birini kaldırdı, tam kalbinin üzerine bastırdı. Hızlı kalp atışlarını -mavi kazağının etkisiyle hafif bir şekilde de olsa- avucumun içinde hissettim.
"Hayatımı onsuz nasıl geçirdiğime şaşırdığım şey, bir yıldız değil sadece."
Alnını alnıma yaslayıp gözlerini kapattı. Kalbim yerinden çıkacaktı.
"Sensiz kaldığım her anım seni özlemekle geçecek artık. İzin verirsen bu zamanları en aza indirmek istiyorum."
Gözlerini açıp geri çekildi, büsbüyük bir gülümseme yayıldı yüzüne.
"Senden bahsederken patronum, iş arkadaşım, çok başarılı bir psikolog, yakın arkadaşım dışında bir de 'sevgilim' diyebilir miyim?"
Yutkundum. Birkaç saniyenin ardından "Aşkım, çiçeğim, böceğim, tatlım yerine balım demeye devam edeceksen neden olmasın?" dediğimde tüm heyecanından sıyrılıp bir kahkaha attı.
"Tamam, aşkım. Sen nasıl istersen öyle olsun, çiçeğim."
Omzuna vurup "Ozan!" diye kızdığımda "Vurma, tamam." deyip elimi tuttu. Ardından ekledi.
"Ayrıca çok hafif vuruyorsun, balım. Bir gün seninle dövüş çalışa- Ah! Bu sertti."
ŞİMDİ OKUDUĞUN
Klinik Köy | Texting
Short Story(Tamamlandı.) KLİNİK KÖY'E ELEMAN ARANIYOR! Yüksek maaş verilecek. Yatılı kalmanın yanı sıra tüm yemek bedelleri de karşılanacak. Aranan özellikler: 1. Herhangi bir üniversitenin psikoloji bölümünden iyi bir ortalamayla mezun olmak 2. Bir şeyleri ta...
