Asuman son iki aydır sabahları neredeyse aynı şekilde uyanıyordu; alarm çalmadan birkaç dakika önce gözlerini açıyor, bir süre tavana bakıyor, sonra düşüncelerinin bir yere tutunmasına izin vermeden kalkıyordu. Bu küçük boşluk, günün geri kalanını daha kolay taşımak için kendine bıraktığı tek yer gibiydi.
Odanın içi her zamanki gibiydi; değişmeyen eşyalar, yerinden oynamayan ayrıntılar ve bu sabitliğin içinde fark edilmeden değişen tek şeyin kendisi olduğunu bilmek, onu tuhaf bir şekilde sakin tutuyordu. Sanki dışarıdan bakıldığında her şey aynı kalmıştı ama içeride, adı konmamış bir şey yavaş yavaş yer değiştirmişti.
Mutfakta su kaynarken pencereyi araladı; içeri dolan serin hava, dışarıdaki hayatın çoktan başladığını hatırlatıyordu ama bu hareketliliğin ona ait olmayan bir tarafı vardı.
Tezgâha yöneldiğinde eli alışkanlıkla iki fincana gitti, birini diğerinin yanına koyduktan sonra kısa bir an durdu ve hiçbir şey olmamış gibi fincanlardan birini yerine kaldırdı.
Bu hareketin ne zamandır böyle yarım kaldığını düşünmedi.
Düşünmemeyi seçti.
Kahveyi hazırlarken zihni, istemeden de olsa geriye, belirli bir ana değil ama o anın bıraktığı şeye doğru kaydı; söylenen cümlelerin kendisinden çok, nasıl söylendiğinin kaldığı, açık bırakılmış bir yer vardı ve aradan geçen zamana rağmen hâlâ kapanmamıştı. Gitmenin mümkün olduğu bir an olduğunu biliyordu ama o ihtimal, söylendiği kadar gerçek gelmemişti hiçbir zaman.
Ve o...
Gitmemişti.
Fincanı doldururken elinin çok hafif titrediğini fark etti; bunu yorgunluğa yormak kolaydı ama son günlerde sabahları içinde dolaşan o belirsiz huzursuzluk, artık daha sık kendini hatırlatıyordu. Sıcaklık parmaklarına değdiğinde elini çekmedi, birkaç saniye öylece tuttu ve sonra fincanı alıp masaya geçti.
Kahvesinden bir yudum aldı.
Tadı her zamanki gibiydi ama içinde kalan şey aynı değildi.
Bir süre daha oturdu, sonra fincanı tezgâha bırakıp kapıya yöneldi; içeride kalmak, düşündüğünden daha ağır gelmeye başlamıştı son zamanlarda. Kapıyı açtığında yüzüne vuran serinlik, zihninin içindeki o dağınıklığı bir anlığına dağıttı.
Ağır adımlarla bahçeye çıktı.
Toprağın kokusu, sabahın erken saatlerinde daha belirgindi; etraf sessizdi ama bu sessizlik boş değildi, içinde küçük hareketler saklıydı. Daha iki adım atmıştı ki, onu fark eden ilk kedi, çitin yanından çıkıp koşarak geldi.
"Gel bakalım," dedi, sesi alışıldık bir yumuşaklıkla.
Her sabah olduğu gibi diğerleri de yavaş yavaş ortaya çıktı.
Asuman eğildi, elini uzattı; kedilerden biri bacağına sürtünürken diğeri sessizce biraz uzakta durdu, onu izliyordu. Mama kaplarını doldururken hareketleri sakindi ama zihni aynı yerde kalmıyordu.
O an midesinde kısa, ani bir sıkışma hissetti. Bu yeni bir şey eğildi.
Ama bu kez daha belirgindi.
Elini kaplardan birine dayadı, başını hafifçe eğdi; birkaç saniye sürdü, sonra geçti ama geride bıraktığı şey, geçip gitmiş gibi davranılamayacak kadar netti. Asuman doğruldu, hiçbir şey olmamış gibi kedilere baktı ama bakışının arkasında duran düşünce, artık geri çekilmiyordu.
Henüz bir adı yoktu.
Ama vardı. Ve bu sabah, ilk defa, onu görmezden gelmek eskisi kadar kolay olmadı.
ŞİMDİ OKUDUĞUN
MAHRUM
RomanceBazı kadınlar aşkı seçemez. Onlara sadece bir hayat verilir... ve o hayatı yaşamak zorunda kalırlar. Asuman da öyle yaptı. Ailesinin baskısından kurtulmak için kendisini isteyen ilk adamla evlendi. Ama evliliğinin ilk günlerinde öğrendiği gerçek, ha...
