Multimedya: Lee Hi - Dream ve Tatlış Min Yoongi (~♡•♡)~
Hava bir anda soğumuş, birçok gün öncekinin aksine güneş iyice saklanmıştı bulutların arkasına. Yağmur yağmıyordu ancak soğuk o kadar şiddetliydi ki insanın yüzüne bir tokat gibi iniyordu.
Küçük dükkanın kapısını ittirip sıcak ortama adımımı attığımda kapıdaki çan gürültüyle sallandı. Bir kenarda oturmuş, kalın boğazlı kazağına gömülmüş oturan Park Chanyeol'ü görmek pek zor olmamıştı çünkü neredeyse dükkandaki en heybetli kişi kendisiydi.
Masasına gidip, karşısına oturana dek beni park etmedi. Keyifli, bir o kadar da sessiz görünüyordu.
"Merhaba." dedim çekinerek. Başımdaki bereyle boynuma sardığım atkıyı çıkarırken Park Chanyeol'ü izliyordum.
"Ah, seni görmemişim." Elini kahve fincanından ayırıp bana uzattı. "Tekrar görüştüğümüze sevindim."
"Bende." dedim elini sıkarken.
O bana içimi ısıtacak bir fincan kahve biraz kuru üzümlü çörek sipariş ederken camdan dışarıyı izledim ve hızlıca saati kontrol ettim.
Saat sabahın körüydü ve burada pek insan yoktu. Annem hafta sonunda evden bu kadar erken çıktığım için şaşıracak zamanı bulamamıştı çünkü müstakbel kocası ile düğün yerini seçmek için hazırlanıyordu.
"Nasılsın?" dedi beni izleyerek koca adam.
Bakışları, sanki ruhuma kadar iniyormuş gibi derindi. İnsanları incelemeyi seviyor olmalıydı, her yazar gibi.
"Erkek arkadaşı bu gece Kanada'ya uçacak bir genç kız nasıl olursa." dedim omuz silkerek. "Gerçekten, çok üzgünüm fakat öğle vaktinden sonra gitmek zorundayım."
Park Chanyeol başını sallayarak, "Ah, şu çocuk." dedi. "Sonunda ameliyat olacak ha?"
"Ameliyat olacağını söylememiştim." dedim başımı sallayarak. "Nereden biliniz?"
"Bildin." İşaret parmağını gözüme sokacak gibi salladı, üslubumu kınayarak. Sonra omuz silkip, "Hasta bir çocuk, Kanada'ya geziye gitmez. Değil mi?" dedi gülerek.
Kaşlarım hâlâ çatıktı. Benim hayatım hakkında bu kadar bilgi sahibi olması nedenini bilmediğim bir şekilde sinirlerimi bozmuştu.
"O iyi olacak."
"Aksini söylemedim." dedi kahvesinden bir yudum alıp. Birkaç ay önce o sıkıcı evde karşılaştığım adamdan çok daha farklı biri gibi görünüyordu.
Omuz silktim ve kendime gelmek için dilimi yakan kahveden koca bir yudum aldım.
"Pekâlâ, senin de anlatacakların var." dedim çörekden bir parça ısırırken. "Söz vermiştin."
"Biliyor musun, bunu anlatmaya başta çok hevesliydim. Ancak şimdi..." Gözlerini kaçırıp elini dağınık saçlarına daldırdı. "Ne bileyim, umut kesici olabilir."
Onu anlamam saniyeler sürmüştü. Bu kadar basit bir hikaye beklemiyordum. Park Chanyeol'ün kız arkadaşı ile kendini tek bir insanmış gibi, ölümsüzleştirmesini beklemiyordum.
"Öldü, değil mi?" dedim kısık bir sesle. Ağzımdaki çörek parçası yutulamayacak kadar büyük geliyordu.
Başını salladı yavaşça. Gözlerindeki hüznü görebildim. Kısa bir süreliğine de olsa, ülkenin en neşeli, romantik roman yazarı Park Chanyeol'ün yüzünden geçen özlemi görebilmek beni beynimden vurulmuşa çevirmişti.
Aklımdan geçen tek bir senaryo vardı: Ben de mi böyle olacağım?
Silkindim, yutkundum ve yüzüme düşen saçı geriye attım konuşmadan önce. Herkesin kaderi aynı olacak diye bir şey yoktu sonuçta. Yoongi ölmeyecekti.
ŞİMDİ OKUDUĞUN
pale hearts
Fiksi Penggemar"Öleceğim." diyor genç çocuk, kız onun saçlarıyla oynarken. "Sorun değil," Kız beceriksizce gülümsüyor. "Hepimiz ölüyüz zaten."
