Öfkeden yaratılan bir soy, kendilerini eğiterek öfkenin tutsağı olmaktan kaçınıyorlar lakin bu eğitimin bir bedeli vardır; soylarının sembolü olan kadehlerden sadece bir tanesi kırılsa dahi bir katil dünyaya gelecek ve kıran kişinin celladı olacaktı...
Oops! Bu görüntü içerik kurallarımıza uymuyor. Yayımlamaya devam etmek için görüntüyü kaldırmayı ya da başka bir görüntü yüklemeyi deneyin.
Tanrı'nın kuklalarıydık.
Ruhumuz, dünyaya düşmeden önce eklem yerlerimize geçirilen görünmez ipler, bizler büyüdükçe genişliyordu lakin hiçbir zaman bizden kopmuyor, sadece alanımızı genişletiyor. O ipler, bizi yönetiyor, hayatımıza karışıyor ve sadece yaşadığımızı düşünüyorlardı.
Bana göre ise; kendi savaşımızın içinde bir sağa bir sola çarpıyor, kan kaybederken tırnaklarımızı yaşama arzusu ile ruhumuza geçirerek ölüme meydan okuyorduk.
Şimdi ise ölümün sessizliği, gecenin zifiri karanlığına sarılmış ruhsuz bir şekilde peşimize takılmıştı. Her adımımızda bize eşlik eden ölümün nefesini ensemde hissediyordum. Sessizliği, fazla gürültülüydü ve bu sağır edecek cinstendi.
Başımı usulca kaldırdım. At kuyruğu yaptığım saçım, bu hareketimle beraber arkama doğru uzanırken sanki toprağın altına saklanmak istiyormuş gibiydi. Titrek bir nefes alırken, bakışlarımın yörüngesi önümde yürüyen Miran'a kaydı. "Omzun nasıl oldu?"
Duraksar gibi oldu lakin böyle bir lüksümüzün olmadığı kafasına dank etmiş olacak ki hızlandı. Benim duyabileceğim gürültüde karanlığa fısıldadı. "Geçmek üzere." Sesindeki şaşkınlık, fısıldamasına oranla fazla gürültülüydü. "Nereden aklına geldi?"
"Son bir hafta içerisinde fazlasıyla gündem de ben vardım." dedim, utanç içinde. Yarası fazla derindi ve kendisine dikiş atmış olmasaydı belki de kolundan olacaktı, buna rağmen unutmuş olmak canımı sıkıyordu. "O yüzden ne durumda olduğunu merak ettim."
Adımları yavaşladı ama durmadı. Bu sefer benim adımlarım hızlanırken bir sessizlikten oluşan bir gerilim üzerinde ruhlarımız cambazlık yapmaya başladı. Ruhlarımızdan kalan son parçaları da kaybetmekten korktuğum için sessizliğe sert bir darbe vurmak istercesine yeniden konuştum.
"İyisin, değil mi?"
Yan yana yürümeye başlamamızla beraber kolu kolumu kavradı. Tutuşu o kadar kibardı ki, başımı kaldırıp gözlerine bakmadan kendimi alamadım. Parmakları dirseğimdeki ince bir kemiğin üzerinde gezinirken, "İyiyim ben, Hera." diye fısıldadı. "Yaram senin sayesinde iyi, o yüzden kendini suçlu hissetme. Şu an yaralarımızdan daha önemli bir konumuz var."
Başımı sallarken adımlarımı hızlandırmamla beraber bana ayak uydurarak o da hızlandı lakin eli hâlâ kolumdaydı ve kemiğimi adeta seviyordu. Eline bakmamak için kendi içimde bir savaşa girmişken, bakışlarımı karanlık gecede gezdiriyordum. Etraf o kadar sessizdi ki, yaşama dair bir iz arasam da bulamıyordum. Canlı orman, son derece ölü derisini üzerine çekmiş gibi duruyordu.
Adımlarımız, bir diğer adımımızı takip ederken ay tepemizde dönmüş ve batmaya başlarken yerini güneşe bırakıyordu. Bu bir nevi ben sakladığım şeyleri sakladım, şimdi sen hepsini gün yüzüne çıkart deme şekliydi.