Ev yapımı kurabiyelerimi cam bir saklama kabına yerleştirdim. Ateş'e özenip tamamen siyah giyinmiş olmama rağmen koyu kumral saçlarım ve renkli gözlerim, bir gökkuşağının parçası olduğumu haykırır gibi parlıyordu siyahlara boğduğum bedenimde.
Üç buçuk senedir Ateş'i görebilme umuduyla girdiğim okula, elimde ona hazırladığım kurabiyelerin olduğu bir kapla girmek... hayaldi işte. Ateş'in söylediği gibi değildi. Onu ilahlaştırmıyorum; yarısı bile etmeyecek insanlara açılacak olsam, neler yapacaklarını tahmin etmek zor değil sadece. Ve ben ona açılırken en iyi ihtimalle temiz bir dayak yemeye hazırdım.
Çünkü güç, zenginlik, tanınmışlık... bunlar karakteri birer parazit gibi emerek, egodan ibaret bir ruh bırakır geriye.
Eşcinsel değilse, homofobiyi de rahatlıkla yanına iliştirebilirdiniz o parazitlerin. Çünkü Ateş'in halk kahramanı olduğu falan yoktu. Hiç düzgün bir tip değildi o. Karanlığa batmıştı dibine kadar.
Kendi kendime ayna karşısına geçip konuşuyordum bazen:
"Deniz, bana iyi bak oğlum. Karşılık almayacaksın. Bunu bile bile, sana verilen ufak fırsatları, yıllarını verdiğin adamı tanımak için değerlendir. Ne eksik, ne fazla. Yapacağın tek şey bu."
Bahçedeki bankta oturmuş adama yürüdüm. Gözlerim, onun olduğu yeri çoktan biliyormuş gibi kalabalıklar içinde hemen bulurdu onu. Siyaha boyamıştı Tanrı onu... saçlarını, gözlerini, kaşlarını, göz altlarını, kirpiklerini, sakallarını...
Buna ek, kendisi de Tanrı'nın yolundan gitmiş, siyah kumaşlara bürümüştü bedenini. Onun siyah ya da koyu renk giyinmiş olması sürpriz değildi. Açık renk giydiğini pek görmüşlüğüm yoktu.
Bazen beyaz tişört giydiği olurdu, bazen gri eşofman da... ama koyu renkler hep ağırlıklı tercihleriydi. Siyah, Ateş'e sahiden yakışıyordu. Öyle güçlü bir enerjisi vardı ve öylesine yakışıklıydı ki, sanki pembe giyse bile onun aurasını yumuşatamazdı.
Onun bu güzelliğine bakmak acı veriyordu bana.
Göz göze geldiğimizde gülümsedim. Boş bir bakış attı bana. Sonra gözleri elimdeki kabı bulduğunda dudakları saniyelik kıvrıldı.
Sakin kalmaya özen göstererek yanına yaklaştım. Korumaları eskisi gibi gergin değillerdi. Daha öncesinde, Darw dışındaki adamları sanki Ateş'e saldırma ihtimalimi göz önüne alıyor gibi, her an beni ekarte etmeye hazır duruyorlardı. Şimdi ise, yanına hayli yaklaşmışken, beni pek de sallamadıklarını fark ettim. Ya da Ateş onları uyarmıştı? Bilemiyorum.
— Oturabilir miyim?
Hafif kafasını sallayarak onayladı. Oturunca gülümsedim.
— Nasılsın?
— İyi. Sen nasılsın?
— İyiyim. Teşekkür ederim.
Birkaç dakikalık sessizlik sonrası elimdeki kabı uzattım. Düz bir ifade yerleştirdiği yüzünden ne düşündüğünü anlamasam da, elimi havada bırakmayıp kabı alması, sanki yüreğimdeki bir ağırlığı da kaldırmış gibi hissettirmişti.
Kapağını açıp baktı.
— Sen mi yaptın?
— Ben yaptım.
"Hm." gibi bir ses çıkartıp rastgele aldığı bir kurabiyeyi inceledi.
— Önce sen ye.
Elindeki kurabiyeyi ağzıma doğru uzattığında, tereddüt etmeden ısırdım yarısını. Çiğnerken, dikkatle dudaklarıma bakması sebebiyle yutkunamayıp kısa bir öksürük krizine girdim. İşte, üzerimde böyle bir etkin var Ateş...
Yarısını benim ısırdığım kurabiyeyi ağzına attığında, içimde mutluluktan ağlayan bir Deniz vardı. Gerçi az çok neden önce bana denettirdiğini tahmin edebiliyordum ama, benim hazırladığım bir şeyi yemesi bana anlamsız bir mutluluk verdi.
Birkaç kurabiye daha yedi. Bana hiç uzatmamış olmasına takılmadım, zaten onun için yapmıştım.
Beğenmese yemeye devam etmezdi. Saatlerimi harcamıştım bunlar için, her biri aynı boyutta olsun, hepsi çok güzel görünsün, hepsi yumuşacık, ağızda dağılan, mükemmel seviyede pişirilmiş hissi versin diye. Değmişti şüphesiz.
Koruması yanına eğilip, duyamadığım kısa bir şey söyledi kulağına. Onaylayıp bana döndü.
— Bunlar bende kalıyor.
Elindeki kabı işaret ediyordu.
— Tabii, sorun değil.
Ayağa kalktı. Birkaç adım atıp duraksadı. Neden bilmiyorum ama, sanki içten içe kendisiyle tartışıyormuş gibi geldi bana.
— Görüşürüz.
Gülümsedim. Gülüşümde, üç buçuk yıl içimde büyüttüğüm çırılçıplak aşk bariz bir duruş sergiledi.
Basit bir kelime... neden bu denli kalp sancısı yaratırdı ki?
Çünkü onu yine göreceğim anlamına geliyordu bu. Bir lafına bu kadar umutlanmam iyi değildi biliyorum, hatta belki de küçümseyebilirdi bazıları.
Ama ben Ateş'i ne kadar çok sevdiğimi, kime nasıl anlatacağımı bilmiyordum ki.
İvan Gonçarov'un dediği gibi:
"Zamanı saatlerle, dakikalarla değil, güneşin doğup batmasıyla değil, onunla ölçüyordum.
'Onu gördüm – görmedim – göreceğim – görmeyeceğim – gelecek – gelmeyecek...'"
ŞİMDİ OKUDUĞUN
Uzak Dur [bxb]
Fiksi Umum*** Düzenleniyor*** -Uzun süreli bir savaş olacak. Hatta bazen kan akıtacağız. Ellerin kirlenecek belki. Ama kazanacaksın nihayetinde. Tek bir şeyi unutma. Düşmanın sandığın ben, aslında başından beri senin yanında durmuş olacağım.
![Uzak Dur [bxb]](https://img.wattpad.com/cover/184339909-64-k387685.jpg)