Yirmi üç

7.6K 459 147
                                        

Soğuktan uyuşmuş bedenimi, zorlukla kollarının arasından ayırıp konuşmaya çalıştım.
Ama sesim çatlamıştı. Boğazım sanki parçalanmış, içi kanamış gibiydi. Ayrıca oldukça şaşkındım.

— Ateş?

— Deniz.

Neden buradaydı? Ne işi vardı burada?
Gözlerine baktım. İçimdeki yıkımı görsün istedim. Ne hâlde olduğumu bilsin. Nasıl acizleştiğimi... Beni ailemin ölüm yıldönümünü unutacak hale getirdiğini anlasın.
Ve konuştum. Konuştum çünkü bakışlarımdan anlayabilseydi, bugüne kadar anlardı. Yine anlamayacaktı. Bağıra bağıra anlatmam gerekiyordu.

— Korkuyorum ben, Ateş. Kaybolmaktan... ruhumu yitirmekten, aklımı yitirmekten çok korkuyorum. Çok yoruldum. Her şeyi unutuyorum. Zaten her şeyimi kaybettim. Şimdi geriye kalan son şeyi, kendimi kaybetmek üzereyim. Korkuyorum.

Koyu gözleri kederle doldu.

— Korkmak büyük cesaret.

Sustum. Kaburgalarımı delip geçen vicdanın sesini nasıl anlatabilirdim?
Bu cesaret değildi. Ailemi unutmuş, hayatın akışına kapılmıştım. Bunun adı cesaret olamazdı. Bunu kim, nasıl anlayabilirdi?

— Hissediyor musun? dedim.

Ne hâle geldiğimi...
Nasıl bir acının pençesinde sıkıştığımı hissediyor musun Ateş?
Bakışlarımdan anlıyor musun?

Dudaklarını ısırdı. Bakışlarını, ağaçlarla çevrili mezarlıkta gezdirdi. Sabah saatleri mezarlığı ağır bir sükûnetle örtmüştü.
Her şey sessizdi. Fazlasıyla sessiz.

— Hissedemiyorum.

— O zaman neden buradasın?

Bir süre sessiz kaldı. Ve derin bir nefes aldı konuşmaya başlamadan önce,

— Buradayım... çünkü senin de geleceğini biliyordum.

— Anlamıyorum.

Yutkundu.

— Deniz...
Yüzü sanki derin bir keder duyuyor gibi kasıldı. Konuşmakta zorlandığı belliydi.
— Benim korktuğum şey de buraya yalnız girmek. Buna gücüm yok, yüzüm yok. Hiç halim de yok. Ama senin burada olacağını bilmek... içeri girmemi sağlıyor. Yine de karşısında durup konuşamıyorum. Çünkü gözlerini sonsuza dek kapattığı an, annemle olan bütün sözlü bağımı yitirdim. Şimdi sadece hissetmesini umabiliyorum. Ben Tanrı'nın her anında pişmanım.

Sözlerini hazmetmeye çalışırken gözlerimi kaçırdım.
Ateş ilk defa anne kelimesini kullanıyordu.
Sesi buz gibiydi... ama içinin yandığı belliydi.

— Annem, babamın evinde çalışan hizmetli bir ailenin işitme engelli kızıymış. Belirli bir yaşa geldiğinde, o babam olacak uçarı herifin zorladığı bir ilişki hamile kalmasına sebep olmuş. Aptal değildi benim annem. Çok akıllıydı. Çok güzeldi, Deniz. Sesini hiç duymadım ama elleriyle konuşurken... sesi öyle zarifti ki. Ne zaman konuşsa ellerine bakakalırdım.
En doğrusunu yapıp kaçmış o cehennemden hamileliğini fark edince.
Sonra doğurmuş. Keşke doğurmasaymış. Cehennemin çocuğu şifa olur mu? Ben bir musibettim. Vebayım.

Derin bir nefes aldı, devam etti.

— On bir yaşındaydım. Küçük bir evde annem, dedem ve anneannemle yaşıyorduk. Çok mutluyduk. Deniz... annem çok güzeldi, sana söyledim mi? Annem çok güzeldi. Elleri çok güzeldi.

Durdu. Sonra sesi titreyerek devam etti.

— Önce araba motorları duyuldu. Sonra kapımız... tahta kapımız, kırılacak gibi çalındı. O kapıdan kışın hep soğuk girerdi içeri bir türlü ısınmazdı ev. O kapıdan içeri bir hayırın girmeyeceği zaten en başından belliydi.
Annem tir tir titriyordu. Camdan o lanet herifi görmüştü. Bana sıkıca sarılıyordu. Ağlıyordu. Elleri titrediğinden anlamıyordum ne dediğini.
O gün çok şey oldu. O huzurlu ama soğuk ev, annem ve ailesine mezar, bana.. bana ne oldu bilmem. Azap oldu. Keder oldu. Izdırabım oldu. En büyük pişmanlığım oldu.
O evden yalnızca ben canlı çıktım.
Onlar... burada yatıyorlar.

Uzak Dur [bxb]Hikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin