Jennifer, onun bu sözleriyle artık ağlayacak duruma gelmişti. Korkudan titremeye başlayan vücudu onu ele veriyordu.
“Anlamadım?” Jennifer, gerçekten anlamamıştı.
“Anlayacaksın, zamanla.” Adrian, kadının yanağına bir öpücük kondurup oradan uzaklaşmıştı. Bu adamın derdi neydi böyle? Kadın, korkudan bir süre kıpırdamamış ve etrafı izlemişti. Öyle dalgındı ki, çalan telefonunu fark etmemişti bile. Eline telefonunu aradığında Alec’in onu defalarca aramış olduğunu fark etti. Onu aramak yerine yanına gitmeyi tercih eden Jennifer, korku dolu adımlarla kafeden çıkmıştı. Yol boyunca ne düşündüğünü hatırlamıyordu. Tek düşündüğü Alec’ti ve onun sıcak kolları. Onun yanına gitmek ve bu düşüncelerini yok etmek istiyordu. Binaya adım attığında heyecanlıydı. Alec’le iyi ayrıldıkları söylenemezdi ama artık bu oyuna bir son verecekti. Böyle olmaya katlanamazdı. Ağır adımlarla ilerlerken, ona bakanlara sahte birer “iyiyim” gülümsemesi gönderiyordu. Hiçbiri bu maskesinin altında, ne kadar üzüldüğünü bilemezdi. Bunu yıllar önce öğrenmişti. Alec’in odasına geldiğinde, kapıyı tıklatıp içeri girdi. Alec, telaşla odanın içinde yürüyordu. Onu gördüğünde sinirle yanına gelmiş ve kollarını tutmuştu.
“Telefonlarıma cevap vermedin.” Kadın, onun bu tavrından korksa da, hoşuna gitmişti. Alec, onun için telaşlanmıştı!
“Neler oluyor, görmemişim?” Jennifer, belli etmemeye çalışsa da dudakları titriyordu. Adam, onun bu tavırlarını anlayacak kadar iyi tanıyordu onu.
“Neler olduğunu senin anlatmanı bekliyordum!” Masaya uzanıp, eline aldığı bir fotoğraf ve resmi kadına uzattı. Jennifer, resme baktığında şoka girmişti. Resimde, Adrian ve Jennifer vardı! Adrian ona yaklaştığı zaman çekilmişti. Yanında ki not ise her şeyi ele veriyordu.
“Sevgilinin Adrian ile ne işi var?” Kısacık bir not, onların bu hale gelmelerini sağlıyordu. Jennifer’ın gözleri dolmuştu ve kalp atışları hızlanmıştı. Notta ‘sevgilin’ yazıyordu. Bu, kadının çok hoşuna gitmişti. Birkaç kez daha yazıya bakmış ve yanlış görüp gömediğini anlamaya çalışmıştı.
“Ben.. Onu çağırmadım, kendisi geldi. Birkaç saçma şey söyledi ve gitti.” Jennifer, konuşmayı bu kadar kısa anlatabildiği için kendiyle gurur duymalıydı.
“Buradan hiç öyle görünmüyor.” Alec, inanmaz ifadesiyle ona bakıyordu.
“İmkansız’ın ben olduğumu söyledi ve sıranın bende olduğunu.” Kadın bunları bir çırpıda söylemişti. Çünkü Alec’in vereceği tepkiden korkuyordu.
“Sıra mı?” Alec, gerçektende korkunç görünüyordu. Elindeki resimleri bir kenara fırlattı ve telefonuna sarıldı. Birkaç kişiyi arayıp konuştuktan sonra, kadına hiçbir şey demeden kolundan tuttu ve sürüklemeye başladı. Jennifer nereye gittiklerini sormak istiyor ama soramıyordu. Öfkesi arabaya bindiklerinde diner gibi olmuştu. Jennifer, onun ruhunun derinliklerini bilir gibiydi. Aynı duyguları sanki o da yaşıyordu.
“Nereye gidiyoruz?” Merakına yenik düşmüş ve sormuştu. Alec cevap vermemiş ve önüne bakmaya devam etmişti. Sonunda durduklarında, büyük evin önündeydiler. Şehirden uzak bir yer olması Jennifer’ı korkutuyordu. Nereye gelmişlerdi? Alec, arabadan inip onun kapısını açtı ve indirdi. Elinden tutarak içeri sürükledi. Büyük eve girdiklerinde Jennifer bir hayret nidası kopardı. Ev, mor ve altın sarısı rengine bürünmüştü. Birçok tarihi eserin bulunduğu salon, göz alıcıydı. Alec’in onu izlediğini fark ettiğinde ona döndü.
ŞİMDİ OKUDUĞUN
İmkansız
RomanceAşkın her zaman imkansız olduğunu bilirsiniz. Ama yine aşık olmayı dener,aşık olduğunuzu sanırsınız. Oysa ki 'aşık olmak' diye bir şey yoktur. Eğer sizde böyle düşünüyorsanız, Jennifer Coronel ne yapmalı? Yıllarca aşkın saçma bir şey olduğunu düşünm...
