Yıkımın sesi kulaklarıma hitap edebilecek bir sessizlikteydi. Bu sessizlik kulak zarımı deşip beyin katmanlarıma ulaşıyordu, ruhumda kıvılcımlanmaya başlayan küçük mutluluğu ezerek. Olcay'ı ve Benton'u esir eden, belki de aklıma gelmeyecek acılar çektiren ve beni bir oyuncak gibi kullanan Kral Zadok ölmüştü. Buna sevinmem gerekliydi, evet. Ama aynı zamanda o bir babaydı; sevdiğim iki insanın babası. Viridian'ın ve Moltaine'in babası. Ve ben bunu Viridian'ın gözlerine baktığımda anlayabiliyordum. Biz bir kral kaybetmiştik, o ise bir baba.
Hiçbir şey demeden Berla'nın geldiği yöne doğru ilerledi. "Nerede?"
Berla da peşinden gitmişti, hiçbir şey söylemedi. Bu onu daha da sinirlendirmişti. "Berla babam nerede?!"
"Beni takip edin lordum."
Berla öne geçtiğinde Viridian'a yaklaşmaya ve biraz olsun acısını anladığımı göstermeye çabaladım fakat nafile. Artık benim yanımda bile ketum prensi oynuyordu.
Berla bizi saray kalıntılarının arasından geçirip arka bahçeyle bağlantılı bir çiçek bahçesine götürmüştü. Bu tek kordonu ayakta kalmış, eskiden harika bir görüntüsü olan, şimdi ise siyahlaşmış ve eski şatafatından eser kalmayan tentenin altında karşılaştığımız manzara içler açısıydı. Kraliçe oğlunun omzunda ağlıyor, Moltaine ise öylece, adeta bir put gibi duruyordu. Önlerindeki masanın üstünde ise üzeri beyaz bir örtüyle örtülü bir beden vardı. Tüm bu hüznün sebebi olan.
Kraliçe Nadia Viridian'ı görünce ayağa kalktı ve göz yaşlarını silerek büyük bir duygu karmaşası içinde ona doğru yürüdü. "Babanı öldürdüler Viridian. O ejderha yaptı!"
Viridian'ın başı önüne düştü. Hüznü yavaşça yerini öfkeye bırakıyordu. Kraliçe ise devam ediyordu. "Kız kardeşin gibi babanı da yakıp kül ettiler! Onu da senden, bizden aldılar!"
Kraliçenin yüzünde büyük bir gurur ve tiksinme vardı. "Tüm ailen elinden gidene kadar öylece duracak mısın?"
Kibirli sorusu can yakıcıydı. Öyle ki prenste de istediği etkiyi yaratmıştı. "Hayır!"
"Öyleyse komutancılık oynamaya devam edecek misin yoksa onların intikamını alacak mısın?" İnanmaz gururlu bir kahkaha. Moltaine annesini durdurmaya çalışıyordu fakat işe yarıyor gibi gözükmüyordu.
Viridian başını yerden yavaşça kaldırdığında bakışlarında dehşetengiz bir azim ve yıkıcı bir öfke vardı. İçimden bir ses veliaht prensin artık eskisi gibi olmayacağını söylüyordu.
"Andım olsun Nadia, intikamımı alacağım!"
Kraliçenin dudaklarını yapma bir masumiyetin süslediği şeytani bir gülümseme kapladı. "Sana inanıyorum Viridian, kanımız yerde kalmayacak."
*
O melun günden sonra Viridian ile ne kadar konuşmaya çalıştıysam benden o kadar kaçtı. Sanki içine bambaşka biri girmişti, eskiden en azından sert görünüşünün ardında adaletli ve merhametli biri vardı. Şimdi ise o kişinin nereye gittiğini bilmiyordum. Tek umudum içinde bir yerlerde hâlâ nefes alıyor olmasıydı.
Kralın beklenmedik ölümü saraya gri bir yas havası vermişti. Binanın hasar alan kısımları tamir edilmeye devam ediyordu fakat bu öyle bir ölüm sessizliği içinde yapılıyordu ki insanın içini kasvet kaplıyordu. Bentonla Geçilmez Orman'a gitmekten vazgeçmemiştik. Sadece sarayın ve Viridian'ın bir nebze daha iyi olduğunu görmeden gitmek istemiyordum. Zira aklım burada kalırdı. Viridian benimle ormana geleceğini söylemişti fakat bu, beklenmedik gelişmelerden sonra pek mümkün görünmüyordu.
Zihnim ve kalbimin ikiye bölünmesi yüreğimi yormaya başlamıştı. Bir tarafım Olcay'ı merak ediyor, diğer tarafım Viridian'ın başına gelenlerden sonra bunun üstesinden nasıl geleceğine endişe ediyordu. Cenaze töreni bugün bitmişti ve yas ilan edilmişti. Bense biraz nefes alabilmek adına bahçeye çıkmış tek başıma dolaşıyordum. Ardent'in heyecanla bana doğru gelmesi üzerine ben de ona doğru ilerledim.
ŞİMDİ OKUDUĞUN
SUYUN VALSI
FantasíaBir yoktan vâr olma hikayesi. "Eksik olmak diğer insanlardan farklı olmaktı bizim lügatımızda. Farklı bir soy, farklı bir ırk veya fiziksel bir yetisinden mahrum bırakılmış olmaktı. En kötüsüyse herkesle aynı düşünmüyor, herkes gibi rol yapmıyorsan...
