Tüm acılarım sanki bardaklara içilmek üzere dökülmüştü. Acının rengi olmaz diyorlardı ama vardı, acımın rengi beyazdı. Beyza da dertliydi ve bu her halinden belli oluyordu. Masada karşımda oturuyor ve sanki alkolü su gibi içiyordu, bu onun acısına giden kısa yolun tarifiydi. Acısı acıma denk olabilir miydi? Acı acıya kafa tutabilir mi?
Göz kapaklarım, elimde ki bardağın her masaya vuruşunda ki oluşturduğu "Tak" sesi eşliğinde ağırlaşıyordu. Yorgunlaşıyordu her zerrem, parçalanıyordu. Acım, midemin yanması ile yarışıyordu, ne zaman ki midem yanıp kül olacak ve her zerremi tutuşturacak işte o zaman acım ölümle son bulacaktı.
Dertleşiyorduk Beyza ile, acılarımız masanın üzerinde bir mevsim salatası gibi karmakarışık duruyor ve ikimiz elimizde bulunan dert kaşığı ile dolduruyor, acıları tüketiyorduk. Acının bittiği on üçüncü "Tak" sesinden sonra bardaklar kırılmış, kafamı masaya vuruşumu hissetmiştim. Beyza ne haldeydi bilmiyordum ama bildiğim birşey varsa o da benim bitişimdi.
Gözlerimin son gördüğü görüntü, bir çamaşır makinesinin cansız duruşuydu. Beyaz bir makine.. Kirlileri yıkamak için tasarlanmış birşey. İyi hoş da, elbiselere bulaşanı temizliyor sadece.. Keşke insanların öz pisliklerinide temizleyebilse.
"Keşke" diyorum, dünyanın en acı kelimesi olsa gerek!
İnsanlar iyisiyle, kötüsüyle birbirine düşman kesiliyor, her insan birşey kazanmak için bir insanı yenmek zorunda kalıyor ve ve.. "İnsanlık ölüyor" ölüyoruz. Sesimizi duyan herhangi bir nesne veya insan yok. Biz insanlar olarak sadece insanlarlayız. Biz iyisiyle, kötüsüyle insanız. Bayılmadan önce ki son düşüncelerim, taze ve güzel.
Gözlerimi tekrardan açıyordum yavaş yavaş. Kaç saat geçti bilmiyorum ama bu lanet olası güzel kafam hala devam ediyordu, yani kısaca halen sarhoştum lakin içtiğim dakikalara oranla daha azdı velakin olsun, bu kafa daha hoştu.
Tüm vücudum uyuşmuştu, ayaklarımı hissetmiyordum bu yüzden oturduğum siyah sandalyeye tutunarak ayağa kalktım. En güzel sandalye insanın kıçıdır velakin sandalyeye oturmak da ayrı bir hoş.
Beyza, sarhoş bir şekilde uyumaya devam ediyordu. Gözlerim, onun tenine yapışan acıya dikilmişti, yüreğinde ki acı en çok saçlarına vurmuştu, darmadağınıktı. Kolundan tutarak onu yavaşca ayağa kaldırdım, kendine gelmişti, kolunun altına girerek ilk önce salona, ardından da yatak odasına götürdüm onu. Yatak odası çok şık dekore edilmişti, lüks bir yatak, lüks bir elbise dolabı, lüks bir makyaj masası v.s.
Beyzayı yatağına yatırarak, odasından sallana sallana çıktım. Tekrardan mutfağa vardığımda, cebimden çıkardığım bir dal sigarayı dudaklarımın arasına sıkıştırdım ve diğer elime aldığım çakmak ile sigaramı tutuşturdum.
"Yanan sadece sigaram değildi!"
Mutfakta bir balkon olduğunu gördüm kapıyı açarak balkona çıktım. Burdan şehir ayaklarımın altındaymış gibi gözüküyordu ve güneş batmak üzereydi. Şehrin caddelerinde sokak lambaları bir bir açılıyor, iş yerlerinden çıkan insanlar evlerine akın akın ilerliyordu. Bulunduğum konum öyle bir konumdu ki, insanı umutla doyuruyor, acı içinde kıvrandırıyordu. Burada keşkeler dilime dökülmeye başlıyor, sigaram keşkeleri engellemeye çalışıyordu, bir nevi duygu çatışması altındaydım.
İki saat sonra...
Beyzaya ufak bir not bırakmıştım. Not şöyleydi;
"O kadar güzel sarhoştun ki, daha güzel sarhoş ol diye seni yatağına götürdüm ve odadan ayrıldım. Evinde iki saat falan konakladım bu sürede mutfak dolabından birkaç şey aşırdım. Mutfak masasına biraz para bıraktım, umarım aşırdıklarıma değer. Neyse gitmem gerek kendine iyi davran."
E
v'den ayrılıp bankaya doğru gidecektim. Beyzaya yazdığım notu mutfak masasının üzerinde duran paranın yanına koyarak, evden ayrıldım, cebimdeki son iki yüz liradan yüz lirasını Beyzaya bırakmıştım. Evin kapısından çıkıp, merdivenlerden aşağıya hızla indim. Ardından sokağa çıkıp, ellerimi cebime koyarak, bankaya doğru hızla ilerlemeye başladım. Adımlarımı sıklaştırdıkça rüzgar sanki yüzümü delik deşik etmek için benimle savaşıyordu. Onu yenmek zor olsa gerek...
Sonunda bankamatiklerin olduğu bir mekana varmıştım, sıraya girecektim. Önümde üç kişi vardı, en önde bastonlu bir teyze, onun arkasında emekli ve gözlüklü bir adam, onun arkasında ise benim yaşlarımda bir delikanlı çocuk. Burada yaklaşık beş dakika kadar bekledim, sonunda sıra bana gelmişti, elimi cebime atarak elime aldığım kartını bankamatiğe sokarak, adımları geçtim. Para çekme kısmına geldim ve yaklaşık on bin lira çekerek, parayı cebime attım. Bu sırada arkamda sıraya giren iki Genç Çocuk gözlerini benim parama dikmiş, garip garip bakıyorlardı.
"Ne bakıyorsun?" dermişcesine bir bakış attım, bu bakışımı anlayan Genç Tayfa afallamış ve gözlerini başka yerlere kaçırmıştı.
Gece çökmüş şehre, sokak lambaları yanık... Gece çöker de kime ve ne için? Bana acı ve keder için orası kesin. Ya bu insanlar gece olunca nasıl gülmeyi beceriyor? Hadi üst sınıf güler, eğlenir anlarımda.. Ya orta sınıf? İşci sınıfı? Neye gülsün adamlar? Gülecek vakit mi bırakıyorlar insana? Zengin götoşlar paraları ile insanların ek vakitlerini de çalıyor ve buna "Mesai" diyorlar. Saat başı belirli bir ücret... Aslında iyi birşey bu insanlar için, bir dakika sürmeyecek paranın keyfi için, ek bir saat çalışmak ne kadar adildir ki? Hele ki bu mesai zorunlu ise... İşte o zaman bir çocuk "Babam nerede kaldı anne?" diyecek... Annesi de ne yapsın "Mesaidedir oğlum, gelir birazdan" diyecek, oğlunu yatıştıracak.
ŞİMDİ OKUDUĞUN
Şehrin Orospusu
Fiksi Remajaİki gencin yaşadıkları kasabadan sıkılıp, defalarca şehre yürüyerek gitmeleri, her gittiklerinde gördükleri manzara farklı farklı. Bir manzara var ki, defalarca gitmelerine sebep olan. O manzara ki hayatları dağıtan. O manzara ki Lanet şehre yağmur...
