Direniş

6K 546 242
                                    


Medyadaki çocuk, tam Paul.

--

İçinde bulunduğum odanın gergin atmosferi bedenime bir çığ misali yerleşmiş yuvarlana yuvarlana kalbimin üzerinde birikmeyi başarmıştı.

"Thomas!"

Genellikle ismimi kısaltarak Tom diye seslenen babam, hararetli tartışmalarımızda bana ismimle hitap ederdi. İşte yine o hararetli tartışmaların ortasına düşmüş, ikimiz de istediğimiz şey için inat ederken bir türlü uzlaşamıyorduk.

"Sana hayır diyorum!" ellerini masaya vururken tehditkar bakışlarını üzerimden bir an olsun çekmiyordu.

"Baba. Senden izin istemiyorum zaten. Gideceğim diyorum. Hem planımız gereği de oraya ben gitmeliyim."

Çok düşünmüştüm dün gece. Bu rahat ortamı bırakıp tekrar cepheye gidebilme ihtimalimi çok düşünmüştüm. Ruhumu boğan ellere katlanmaktansa, bir yanımı eksik hissetmektense veyahut gözümü her kapattığımda mavi gözlere özlem duymaktansa gitmeliydim. İlk defa huzur dolu hissettiğim parmakların şefkatini tekrar hissetmeliydim.

"Bir kere daha göndermek istemiyorum. Elimdeki tek evladımı sikik bir savaş uğruna kaybetmek istemiyorum." Aceleyle birbirini kovalayan kelimelerine küfürlerini de katması iyice sinirlendiğinin kanıtıydı. Ne kadar sinirlense de ben cepheye geri gidecektim. Etraflıca düşünüp vardığım sonuç buydu çünkü. "Hem, biliyorsun. Diğerlerine güvenmediğim için seni oraya gönderdim lakin artık göndermek zorunda değilim."

"Göndermek zorundasın baba. Arkandan işler çeviren yüzbaşını mı göndereceksin? Kendimi tehlikeye atmıyorum. Askerlerden ve cephaneden haber alıyorum. Onları yönlendirmek için komutlar veriyorum. Kısacası vazifemi yapıyorum, planlarımızı gerçekleştirmeye çalışıyorum." Sinirden dolayı sıktığım dişlerim acımaya başlayınca birbirine bastırdığım dudaklarımı kemirmeye başladım. Dişlerimin arasında ezilen dudaklarımın acısı sinirimi yatıştırmama bir nebze de olsa yardımcı oluyordu.

"Planımız işe yaramıyor. Geri dönmenin lüzumu yok."

"Baba! Senden izin almıyorum. Ben görevimi yapmak istiyorum. Cepheye geri döneceğim!" Birbirini anlamak istemeden ikna çabalarına giren iki adamdık. Yalnızca kendi söylediklerimi işitiyor, onun sözlerinin mana bulmasına izin vermiyordum. Her 'hayır' diyişinde kalbim sızlıyordu çünkü.

"Seninle baba oğul olarak konuşmuyorum Thomas. Üzerinde üniforman bulunuyor ve sen de bir askersin. General olarak emir veriyorum. Görevine burada devam edeceksin Teğmen!"

"Hayır!" Onun gibi elimi sertçe masaya vurarak, sesimi yükselttim. "Ne kadar istemesen de gideceğim!" Gitmeliydim, bir an evvel gitmeliydim yoksa boğulacaktım. Üniformamın yakasını çekiştirerek kendimi rahatlamaya çalıştım.

Stresten dolayı dişlerimin arasında ezdiğim dudaklarımı serbest bırakmış, onun yerine parmaklarımla karşısında oturduğum uzun masanın üzerinde ritim tutturmaya başlamıştım.

"Neden oraya gitmek için bu kadar heveslisin?"

"Görevimi yapıyorum. Orayı gördüm. Askerlerime yardım etmek istiyorum." Kısa bir duraksamadan sonra aceleyle ekledim. "Bir an evvel." Yalandı. Mavi gözlü bir düşman askeri için gidecektim. Beni darmaduman vaziyetlere sokan düşman askerine. Mesleğim benim için hayattaki en önemli şeydi. Lakin şimdi mesleğimden önde tuttuğum bir şey için gitmek istiyordum. Deli olmalıydım. Daha, doğru düzgün anlamlandıramadığım duygulara yelken açarken o duygular için hayatımdaki öncelik sırasını değiştiriyordum. Zira bu öncelik sırasını değiştiren durum, kendi topraklarımı bırakıp gitmeyi gerektirecek kadar da mühim olmalıydı. Bana ne oluyordu?

UMUT |bxb|Hikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin