-28-

15.8K 393 98
                                        

Humeyra

Uçaktan indiğimiz anda Londra'nın soğuk ve nemli havası tenimi titretti. O kadar güzeldi ki.. Ben etrafı hayranlıkla izlerken üzerimde bir ağırlık hissettim. Ürktüm.

- Hava soğuk. dedi Fatih

Üstümdeki montuna baktım. Siyah uzun bir mercedes önümüzde durunca merakla izlemeye başladım. Arabadan inen adam üniformalıydı. Şapkasını çıkarıp selam verdikten sonra ingilizce;

- Hoşgeldiniz efendim. Buyrun. dedi

Fatih belimden hafifçe dürterek arabaya yürüttü. Valizlerimizi almak için şöför indi. Araba sessiz ve sıcaktı. Fatih dizini sallıyordu. Demek ki gerilmişti. Ellerine baktım. Damarları kabarmıştı. Neden böyle gergindi?

Şöför arabaya tekrar bindi. Camdan harika Londra sokaklarını izliyordum. Ortaçağ binalarıyla modern binalar güzel görünüyordu. Yavaş trafikte London Eye'yi inceleme fırsatım olmuştu. Trafalgar Meydanı'nın etrafından geçiyorduk. Yoğun değildi. İlerledikçe hızlanan kalp atışlarım başımı ağrıtmıştı. Bende gerilmiştim. Dizini daha hızlı sallıyordu. Elimi dizinin üstündeki elinin üzerine koydum. Bana baktı. Gözbebekleri büyümüştü. Biraz daha yüzümü inceledi. Sonra elimi sıkıca kavradı ve önüne döndü.

Ne düşünüyordu kim bilir? Onun için ailesiyle beni tanıştırmak zor olacaktı tabii. Çünkü bende onu tanıştırırken zorlandım. Ne onlar bizim gibi ne de biz onlar gibiyiz..

Kensington Palace Gardens'e girerken gözlerim büyüdü. Burası Londra'nın en pahalı semtiydi. Kensington High Street ve Notting Hill arasındaki 8 km'lik yol sağa ve sola dizilmiş milyon belki de milyar dolarlık evlerden oluşuyordu. Burada genellikle Ortadoğulu ve İşveçliler yaşardı.

Kapısı altından yapılmış evi hayranlığımı ustaca gizleyerek izledim. Buradaki herşey insanoğlunun acizliğini simgeliyordu. Mutluluğu ev, araba, lükste arayan insanoğlu asla mutluluğu bulamıyordu. Milyonlarca dolar harcanan bu evlerle binlerce aç insan doyurulur, hayvanlar beslenirdi.

Hüzünle başımı önüme çevirdim. Fatih elimi sıkıyordu.

- Neyin var? dedim

Başını hızlıca çevirdi. Gözleri çok duygusuzdu. Dudakları çizgileşmişti. Gereksizce gergindi. Cevap vermedi. Devasa denilebilecek beyaz bir köşkün kapısının önünde durdu araba. Uzun demir kapı güvenlik tarafından açıldı ve taşlı yolda araba ilerlemeye başladı. Uzun epey uzun bahçenin ötesinde barok uzun beyaz köşk duruyordu. Birçok cama ve balkona sahipti. Kalbimin neredeyse çıkacağını hissediyordum. Titrememeye çalışıyordum. Elimdeki rüzgarı hissedince Fatih'in arabadan indiğini anladım. Gelip kapımı açtı. Bunu hiç yapmazdı. Asla. Peki neden şimdi yaptı?

Ölmeden inmeye çalıştım. Soğuk hava iyi gelmişti. Karşıdan gelen bir adam kocaman gülümsüyordu. Yanımıza geldi.

-Hoşgeldiniz Fatih Bey.

Fatih elini adamın omzuna koydu.

- Hoşbulduk Rıza. dedi

Şoförden valizleri alan Rıza Bey yürümeye başladı. Titreyerek hareket ettim. Elini uzattı. Yürüyüp tuttum. Sıktı. Destek olmaya çalışıyordu.

Devasa kapı sesle açıldı. Hizmetli açmıştı. Nasıl bir anneydi ki bu kendi çocuğunu karşılamıyordu? Ama sanki Fatih'in umrunda değildi. İçeri adım atarken ruhum çekildi sandım. Kalbim artık o kadar gürültülü atıyordu ki duyduğum tek şey onun sesiydi.

Gereksiz büyük olan girişte solda ve sağda yükselen merdivenler vardı. Duvarlarda çok fazla tablo ve mermerlere oturtulmuş antikalar vardı. Birçok oda da tabii.. Merdivenlerin arka tarafında kalan kapısı olmayan devasa bir oda görünüyordu. Altın rengi oda parlıyordu. Koridorda birkaç hizmetli Fatih ve ben sessizce ilerliyorduk.

SAPLANTIHikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin