10 şubat 1952
goheung-gun, jeollanam-do, güney kore
"hadi kalk! gidiyoruz. daha fazla reddedemezsin." annemin yatağımın başında bağırışıyla kafamı iyice yastığıma gömdüm. geçirdiğim son üç ay felaketti. mingyu'nun tüm ailesi ilişkimizi öğrenmişti ve artık evlerine gitmeye çekiniyordum. artık gönderdiğim mektupları kimlerin okuduğunu da bildiğim için yazmayı kesmiştim. her şeye rağmen zorla işe gittiğim için bedenimi iyice yormuştum. stresten saçlarım dökülüyordu ve hastalanmıştım. tek isteğim bir pazar günümü yatağımda geçirebilmekti. belki biraz alkol alıp sarhoş olmak da iyi gelebilirdi. ama annem sabahtan beri başımda doktora gitmek için yalvarıp duruyordu.
"anne beni dinlemiyorsun. biraz yatıp dinlenirsem geçecek diyorum." yorganımı iyice başımın üstüne kadar çektiğimde zorla yorganı tuttu ve üstümden çekerek yere fırlattı. "bu yaşlı kadını kalpten götürecek misin bir gün sen ha?! amacın ne senin?! ne bir şey yiyorsun ne içiyorsun, iyice zayıfladın. saçların dökülüyor, geceleri de uyumayıp dışarı çıkıyorsun! ben bir anneyim. bu kadarını da görmemezlikten gelemem. bir doktora gidelim de sana ilaç yazsın. kalk. kalk dedim!" kolumdan tutup çekiştirmeye başladığında onu durdurup kendim kalktım. biraz daha dayansaydım ağlayacağından korkuyordum.
"tamam tamam. gidelim." burnundan soluyarak odamdan çıkarken "hazırlanmak için beş dakikan var!" diye bağırdı. doktora gitmek için özel bir hazırlık yapmayacağım için beş dakika yeter de artardı bile. dolabımı açarak içersinden eskimiş ceketimi çıkardım. üstüme attıktan sonra başka hiçbir şeyimi değiştirmeden odamdan çıktım. saçımı bile taramamıştım. gücüm yoktu.
annemi kapının önünde beklerken elinde kalın bir atkıyla odasından çıktı. "hava soğuk. bu halin ne tanrı aşkına?" söylene söylene atkıyı boğazımı ve ağzımı kapatacak şekilde doladı. hiçbir şey demiyor sadece söylenmesini dinliyordum. ne dersem diyeyim o atkıyı boğazıma dolayacaktı çünkü. "bir de grip olmanı çekemem." "anne lütfen. sadece... lütfen. tamam mı? başım çok ağrıyor zaten." derin bir nefes vererek söylediğim cümleyle ağzını kapatıp hiçbir şey demeden evden çıktı. anneme çıkıştığım için kendimi kötü hissetmem gerekiyordu biliyorum ancak ortam sonunda sessizleştiği için rahatlamıştım. bu beni kötü bir evlat yapar mıydı? muhtemelen.
ikimiz de tek kelime etmeden şehirdeki tek hastaneye doğru yürüyorduk. annemin önündeydim ve bana yetişebilmesi için elimden geldiğince yavaş olmaya çalışıyordum. zaten istesem de hızlı yürüyebilecek durumda değildim. "WONWOO!" bir anda işittiğim bağırışla arkamı dönerek anneme baktım. yüzünde sinirli bir ifade vardı. "nereye gidiyorsun? sağa döneceğiz buradan." kafam karışarak önüme döndüm. "ne diyorsun? hastane bu tarafta." annem yanıma gelerek kolumdan tutarak beni çekiştirmeye başladı. "sınırlarımı zorlamak için ant içmiş gibisin bugün." o beni çekiştirirken arkamı döndüm ve geldiğimiz yola baktım. hastanenin öbür tarafta kaldığına eminim ama...
çok geçmeden hastane görüş alanımıza girince annem yanıldığımı kanıtlamış oldu. üstüne çok fazla düşünmedim ve annemin yolu göstermesine izin verdim. çok da büyük olmayan hastaneye girdikten sonra hiç bilmediğim koridorlardan geçmeye başladık. etraf sakindi. savaş başladığından beri şehir boşaldığı için her yer sakindi zaten. bir resepsiyonun önüne geldiğimizde annem durdu. "doktor oh ile görüşmek için gelmiştik. saat 11 için randevumuz var." annem resepsiyondaki kadınla konuşurken etrafıma bakındım. etraftaki tek genç erkek bendim. kalan herkes ya çocuktu ya kadın ya da yaşlı. moralimin bozulduğunu hissettiğimde kafamı eğdim ve düşünmemeye çalıştım.
"sen beni duymuyor musun?" annem yakamı tutarak konuştuğunda elimde olmadan irkilmiştim. "k-kusura bakma." annem sadece oflamakla yetindi, resepsiyonun yanındaki kapıyı tıklatarak içeri girdi. ben de onu takip ediyordum tabii. kapının arkasında yaşı geçmiş bir doktor vardı. hafif kiloluydu ve benimkine benzer gözlükler takıyordu. yüzünde kocaman bir gülümsemeyle bizi karşıladı. "hoş geldiniz. hastayı şöyle alayım." eliyle gösterdiği yatağa doğru yürüdüm ve oturdum. annem de doktor masasının yanındaki sandalyeye oturmuştu. doktor klasik muayene işlemlerini hallettiği sırada annemle konuşuyordu.
ŞİMDİ OKUDUĞUN
when the world was at war we kept dancing, minwon
Fanfictiondevam eden kore savaşında solmuş bir çiçeği bekleyen oğlanın hikayesi, | angst
