Yiğit'in saçlarını nazikçe okşadım. Hafifçe kıpırdandı, gözlerini açtı. Bana bakınca yüzü aydınlandı.
"Uyanmışsın," dedi fısıltıyla, uykulu bir gülümsemeyle.
"Evet," dedim usulca.
Yiğit doğrulup başucuma oturdu. Elimi bırakmadı. Gözlerinde o tanıdık endişe hâlâ vardı ama yerini umut almış gibiydi.
"İyi misin?" diye sordu, sesinde her zamanki gibi derinlik vardı.
Başımı salladım. "Daha iyiyim."
"Başın nasıl?" dedi hemen.
"İyi." Tam o sırada kapı tıklatıldı. İçeriye önce İdil, Elçin ve Beyza girdi. Ellerinde çiçekler ve gülümsemelerle. Duru da onlarlaydı. Onun arkasından ise Fırat gülerek içeri girdi.
"Burası çiçek bahçesi gibi olmuş," dedim şaşkınlıkla.
İdil eğilip sarıldı, "yakında sera kuracağız şekerim."
Beyza usulca saçımı düzeltti. "hepsi sarı şekere feda olsun."
Duru yanağıma bir öpücük kondurdu, "bence artık buradan çıkmalıyız."
Yiğit, sırtımı destekleyerek yastıkları düzeltti.
Tam o sırada kapı bir kez daha açıldı. Pamir... neşeyle, sanki hiç kimse kaçırılmamış, acı çekmemiş gibi enerjik bir şekilde içeri girdi.
"çikolatalı kurabiyeniz ve," ekindeki çikolatalı kurabiyeleri gösterdi. "Gerçekten çikolatalı kurabiyeleriniz geldi." Dedi gülerek.
Gözlerim doldu. Pamir çocuk gibi sarıldı bana.
"daha iyi misin kız zilli," dedi fısıltıyla.
"iyiyim," dedim, "annem nerede?"
"Babam geldi, onunla birlikte park yeri arıyor."
"Dayım mı geldi?" Dedim.
"Evet."
Pamir yanımdan ayrılıp pencereden dışarıya bakarken, odanın içi yeniden neşeyle doldu. Elçin ve Beyza kahkahalar eşliğinde bir şeyler anlatıyor, Duru ara ara bana göz kırpıyordu. İdil ise Fırat'la tatlı bir atışmanın içindeydi. Hepsi buradaydı. Yanımdaydılar.
Yiğit sessizce yanıma oturdu, baş parmağıyla elimi okşuyordu. Fark etmeden göz göze geldik.
"yiğit," dedim fısıltıyla, "iyi misin?"
"iyiyim," dedi. Gözleri ciddileşti. "Sadece birkaç birşey var, işle alakalı..."
Gözlerimi kapattım, birkaç damla yaş süzüldü yanaklarımdan. "Birşey mi oldu?"
"Sorun yok."
O sırada Pamir arkamdan, "Yani düğün iptal olmadı mı?" diye seslendi, sesi kasıtlı neşeliydi.
Herkes bir anda bana döndü. Kızardım. Gülümsedim.
"derdin daha düğün," dedi Beyza kollarını sıvayarak.
Yiğit hafifçe eğilip alnıma bir öpücük kondurdu. "sen ne zaman istersen o zaman olacak güzelim."
Kapı ikinci kez tıklatıldığında içeridekiler bir an sustu. Sonra kapı aralandı ve içeri annemle dayım girdi.
"Annem... canım kızım..." dedi boğuk bir sesle.
Ben de ona sıkıca sarıldım. "İyiyim anne..."
Dayım da başucuma gelip elimi tuttu. Gözlerindeki o derin öfkeyi, ama aynı zamanda derin sevgiyi gördüm.
"Daha iyi misin, yağmur çiçeğim," dedi. "Parfüm mü sıktın kız."
"Hayır sıkmasın," dedim yavaşça.
Annem o sırada yüzüme daha dikkatli bakıp saçlarımı düzeltti. "Güzel kızım benim."
Yiğit hemen ayağa kalktı. "Ben doktoru çağırayım."
Kapı bir kez daha tıklatıldığında içimde tuhaf bir kıpırtı oldu.
Omuzları her zamanki gibi dimdikti ama gözlerinin kenarındaki çizgiler yorgunluktan değil, endişeden derinleşmişti. Elinde küçük bir çiçek buketi vardı, aceleyle alınmış gibi. Göz göze geldiğimizde, içimdeki çocuk ağlamaya başladı.
"Babam..." dedim kısık sesle.
Yavaş adımlarla yanıma geldi. Yüzünde her zamanki sertlik yoktu, yerini bir mahcubiyet ve içe dönük bir sevgi almıştı. Elimi tuttu, dokunuşu titriyordu.
"Sana bir şey olacak diye... ömrümden ömür gitti, kızım."
"Ben iyiyim baba. Gerçekten iyiyim artık," dedim ama sesim titriyordu.
Çiçekleri yatağımın başucuna bıraktı, sonra sandalye çekip yanıma oturdu. Elimi bırakmadan konuştu: "pek emin olamadım bundan."
Gözlerim dolmuştu. "Ben turp gibiyim iskoş..."
O an elimi sıktı, alnımı öptü. "kimsenin yanında söylemek yoktu hani."
İçimdeki buzlar birer birer eriyordu. Babamın gözyaşlarını ilk kez o gün gördüm.
Kapı tekrar tıklatıldı. Henüz babamla aramızdaki duygusal anın sıcaklığı içimdeyken, o tanıdık ses yükseldi dışarıdan:
"Yağmuuur! Ben geldim güzel torunum!"
Gözlerim hemen doldu. O sesi yıllardır duyduğum gibi değil, bu kez daha yaşlı, daha kısık ama hâlâ sevgi doluydu. Kapı açıldığında babaannem ellerinde ev yapımı bir poğaça kutusuyla içeri girdi. Ardında da kardeşim Gökdeniz, saçları dağınık, gözlerinde özlemle bana bakıyordu.
"Babaannem..." dedim boğazıma düğümlenen bir sesle. O yaşlı kadın, bastonuna yaslanarak yanıma geldi. Hemen elini tuttum.
"Benim güzel kızım... seni böyle görmek içime dert oldu. Ama Rabbime şükür, seni bize tekrar bağışladı," dedi. Başımı okşarken, sesi titriyordu. "Senin yerine ben yataydım keşke."
"deme," dedim gülümsemeye çalışarak. Babaannemin ellerini yüzüme kapattım. O ellerde yılların emeği, sevgisi, koruyup kollayan bir güven vardı.
Tam o sırada beklenmedik bir ses duydum. Yıllardır sesine yabancı olduğum Gökdeniz. "Abla." Dedi sakince.
"Gökdeniz." İdil hariç herkes garip bir şekilde bakıyordu. İdilin gözleri dolmuştu çoktan.
Küçük kardeşim ağlamamak için dudağını ısırıyordu. Babaannem, başucuma poğaçaları bırakırken "Sıcacık bunlar hâlâ. Hemşireye kızdım, 'torunuma ev yemeği yedireceğim' dedim," diye söyleniyordu.
Odaya yayılan sevgi, yıllardır eksik kalan bir parçayı tamamlamış gibiydi. Her biri bir yanımda duruyordu. Ailemin eksik kalan tarafı tamamlanıyordu sanki.
Kalbim doluydu. Ama bu defa ağırlıktan değil, sevgiyle.
"Geldin ha."
"Ablan senden kötü durumda dediler geldim bende." Babam ve annemin gözleri dolu şekilde bize bakıyorlardı. Sarıldım kardeşime, yılların verdiği özlemle sarıldım hemde. "Kocaman olmuşsun eşşek."
"Karizmamı çiziyorsun." Duru, elçin ve beyzaya baktı. "Güzel kadınların yanında yapma bari şunu." Gökdeniz oldukça yakışıklıydı, zira kendisi babamın resmen kopyasıydı.
Başımı salladım, "maalesef hepsi senden büyük." Kulağıma eğilip fısıldadı. "Hangisi benim eniştem."
Yatağın başucunda bana gülerek bakan yiğiti işaret ettim. "İğneni vuruldun mu sen?" Annem ile babama baktı. "Kızlarının bayıldığımı duyunca ikinci plana düştüm." Dedi dudaklarını bükerek.
"Yalan söylüyor, ablamı görmeden iğne olamam dedi." Üzerimdeki battaniyeyi kafasına çekti. "Yakalandık."
"Eşşek çocuk." Dedim.
ŞİMDİ OKUDUĞUN
Kanvas Ve Kan
De Todo"Aşk ve mantık, yer altı ve yer üstü hepsi bir yumruk darbesi."
