Gece yarısı saat on biri geçmişti. Sessizlik evin her köşesine yayılmışken içimde tarif edemediğim bir huzursuzluk, daha doğrusu bir arayış vardı.
Koltukta Yiğit’in göğsüne yaslanmışken, zihnimde sürekli bir şeyler dönüp duruyordu. Ama bu sefer düşüncelerim değil, midem konuşuyordu.
Böyle garip, ne olduğunu tam çözemediğim bir istek... Hem dilimi kamaştıracak kadar ekşi bir şeyler istiyordum, hem de o ekşiliği kıracak bir tatlılık.
"Yiğit..." diye mırıldandım.
Hafifçe kıpırdandı, uykulu bir sesle
"Efendim güzelim?" dedi.
"Benim canım bir şey çekiyor ama ne olduğunu tam anlamıyorum. Böyle hem ekşi olsun istiyorum, hem de tatlı. Ama çok ekşi... Hani yerken yüzün buruşur ya, öyle."
Yiğit gözlerini açıp bana baktı. Kaşındaki morluk loş ışıkta hala belirgindi ama bakışları anında odaklanmıştı. Hafifçe doğruldu, eliyle yüzümü sevdi.
"Ekşi ve tatlı..." dedi, zihninde mutfak envanterini tarıyor gibiydi. "Erik desek mevsimi değil... Vişne? Ya da üzerine şeker dökülmüş limon falan mı?"
Yüzümü buruşturdum. "Bilmiyorum ki, sadece ağzımın tadı çok garip. Sanki bulsam dünyalar benim olacakmış gibi bir his."
Yiğit, bu isteğimi sanki dünyanın en önemli görevini almış bir şövalye ciddiyetiyle karşıladı. Üzerindeki battaniyeyi kenara itip ayağa kalktı.
"Tamam, sen hiç kıpırdama. Ben bir mutfağı talan edeyim, olmazsa çıkar açık bir yerler bulurum," dedi.
Mutfağa gidişini izlerken kendi kendime gülümsedim. Gerçekten başlıyorduk. O her zaman korumacıydı ama şimdi bu küçücük bir "ekşi" isteği bile onun için bir seferberlik ilanıydı.
"Yavrum kivi olur mu?"
"Kivi mi?" dedim, bir an duraksayarak. Zihnimde o mayhoş, çekirdekli tadı canlandırdım. "Aslında... Evet! Tam olarak o galiba."
Yiğit mutfaktan elinde bir tabakla döndü. Kivileri özenle soymuş, dilimlemiş, yanına da belki o tatlı ihtiyacını dengeler diye biraz bal koymuştu. Yanıma oturduğunda tabağı kucağıma bıraktı, gözleri üzerimdeydi.
"Ye bakalım," dedi, sanki çok kritik bir testin sonucunu bekler gibi. "Eğer kesmezse dışarı çıkarım, hiç sorun değil. Araba hazır."
Bir dilim aldım. O sert ekşiliği damağıma değdiği an yüzüm istemsizce buruştu ama içimdeki o garip boşluk bir anda doldu. "Hah," dedim nefes alarak. "Tam buydu işte."
Yiğit rahatlamış bir şekilde arkasına yaslandı, kaşındaki morluğa rağmen gülümsedi.
"Vay be... Demek kivi. Şimdiden başladık desene. Yarın atölyeye gitmeden dolabı bunlarla doldurayım ben."
Tabağı bitirirken onun bu hallerini izlemek kivinin tadından daha güzeldi. O koca boksör, gece yarısı elinde meyve tabağıyla karısının "ekşi" krizini çözdüğü için dünyanın en büyük maçını kazanmış gibi gururluydu.
"Yalnız," dedi muzip bir tavırla. "Eğer gece üçte 'canım aşeriyor' diye uyanırsan, o zaman antrenman falan dinlemem, tüm şehri talan ederim. Haberun olsun."
