Gözlerimi açtığımda odada alışık olduğum o sabah mahmurluğu yoktu. Yiğit çoktan kalkmış, yatağın diğer tarafı çoktan soğumuştu. Komodinin üzerinde bir not ve gümüş, zarif bir anahtar duruyordu.
"Bugün yeni bir sayfa açıyoruz güzelim. Kahvaltını yap, seni bekliyorum. - Yiğit"
Kaşlarımı çatarak anahtarı elime aldım. Ne yapmaya çalıştığını anlamamıştım ama Yiğit bir şeyi kafasına koyduysa altında mutlaka büyük bir hazırlık yatardı.
Üzerime rahat bir şeyler geçirip aşağı indiğimde, mutfaktaki o telaşlı hazırlık yerini derin bir sessizliğe bırakmıştı. Evin önünde Yiğit’in arabası duruyordu.
"Hazır mısın?" dedi kapıdan içeri girerken. Yüzünde, çocukken çok istediği bir oyuncağı almış gibi muzip ve gururlu bir ifade vardı.
"Yiğit, neler oluyor? Bu anahtar neyin nesi?"
"Gidince göreceksin," dedi ve elimden tutup beni arabaya bindirdi.
Yol boyunca nereye gittiğimizi tahmin etmeye çalıştım ama o, her zamanki ketumluğuyla sadece gülümsedi.
Atölyemin olduğu o kalabalık semte değil, şehrin biraz daha dışında, ağaçların ve sessizliğin hakim olduğu bir sokağa girdik. Müstakil, geniş pencereli, beyaz bir binanın önünde durduk.
"Burası..." diye mırıldandım arabadan inerken.
Yiğit kapıyı açtı ve beni içeriye davet etti. Adımımı attığım an donup kaldım. Burnuma gelen o taze boya kokusu, ama en çok da o görüntü... Benim eski atölyemdeki her şey; yarım kalan o büyük mavi tablom, fırçalarım, paletim, hatta en sevdiğim o eski ahşap sandalyem bile buradaydı.
Ama burası bambaşkaydı. Duvarlar tam da istediğim gibi, resimlerimin renklerini boğmayacak o özel tonda boyanmıştı. Işık, devasa pencerelerden içeri süzülüp tam şövalemin üzerine düşüyordu
.
"Sen..." dedim, sesim titreyerek. "Bütün bunları bir gecede mi yaptın?"
Yiğit arkamdan gelip ellerini belime sardı, çenesini omzuna yasladı. "Dün o magazin saçmalıkları yüzünden yüzünün düştüğünü gördüğüm an karar verdim. Kimse seni rahatsız edemez burada. Ne bir muhabir, ne bir flaş... Burası senin yeni kalen Yağmur. Sadece sen, resimlerin ve..."
Elini yavaşça karnımın üzerine koydu. "...ve o."
Gözlerim doldu, arkama dönüp ona sıkıca sarıldım. Göğsüne başımı yasladığımda, onun ne kadar güçlü bir koruyucu olduğunu bir kez daha hissettim.
O, dışarıdaki fırtınayı durduramıyordu belki ama benim için o fırtınanın ortasında yepyeni, güneşli bir bahçe inşa etmişti.
"Şimdi," dedi geri çekilip gözlerimin içine bakarak. "Şu yarım kalan tabloyu bitirmeni bekliyorum. Ben de yan taraftaki küçük odada olacağım, biraz antrenman programıma bakmam lazım. Bir şeye ihtiyacın olursa seslenmen yeter."
Şövalemin karşısına geçtim. Fırçamı elime aldığımda artık o "gri boşluk" kafamda değildi. Tuvale vurduğum her fırça darbesi, Yiğit’in bu emeğine, bize kurduğu bu güvenli dünyaya bir teşekkür gibiydi.
Tam o sırada telefonuma bir mesaj düştü. İdil’dendi.
İdil: "Kızım! Atölyen boşaltılmış, eşyalar taşınmış diyorlar! Magazin basını şokta, 'Yağmur sırra kadem bastı' diye haber yapıyorlar. Neredesin?!"
Gülümsedim. Telefonu sessize alıp masanın üzerine ters bıraktım. Artık nerede olduğumu sadece biz biliyorduk. Ve bu gizlilik, dünyanın en güzel renklerinden daha huzurluydu.
Şövalenin başındayken fırça darbelerim bir anda ağırlaştı. Tuvale düşen o parlak gün ışığı, sanki biri perdeyi yavaşça çekiyormuş gibi sönmeye başladı.
Başımı kaldırıp o devasa pencerelere baktım. Gökyüzü hala masmaviydi ama odanın içindeki o berraklık gitgide grileşiyordu.
"Yiğit?" diye seslendim, sesim geniş odada yankılandı.
Cevap gelmedi. Fırçayı kenara bırakıp ellerimi üstüme sürterek yan odaya doğru yürüdüm. Tam o sırada ışık iyice azaldı, eşyaların gölgeleri duvarda devleşti.
Yiğit’in antrenman odası olarak hazırlanan kısma girdiğimde, onu pencerenin önünde, elinde bir tornavidayla buldum.
"Işıklar mı söndü?" dedim şaşkınlıkla.
Yiğit, pencerenin üst kısmındaki o otomatik panjur sistemini kurcalıyordu.
"Yok güzelim, sistemde bir hata var sanırım. Ben açmaya çalışırken bu kendi kendine kapanmaya başladı. Bir gecede yapınca böyle ufak tefek aksilikler oluyor herhalde."
O an fark ettim; ışığı kısan şey güneşin batması değil, Yiğit’in modernlik olsun diye taktırdığı ama henüz diliyle anlaşamadığı o devasa panjurlardı.
Yiğit, o koca elleriyle minicik bir vidayı sıkmaya çalışırken kaşlarını öyle bir çatmıştı ki, sanki ringde en zorlu rakibiyle karşı karşıyaydı.
"Bırak istersen, bir usta çağıralım," dedim yanına gidip koluna dokunarak.
"Olmaz," dedi inatla. "Sana burayı kusursuz teslim ettim dedim. Şurada iki dakika karanlıkta kalmana izin vermem. Sen geç tuvalinin başına, şimdi hallediyorum."
O "şimdi" dediği şey, yaklaşık on dakika boyunca metalin metale sürtme sesi ve Yiğit’in dişlerinin arasından ettiği hafif söylenmelerle devam etti.
Sonunda, "Hah! Tamamdır," diye bir nida yükseldi.
Bir anda panjurlar büyük bir gürültüyle yukarı doğru açılmaya başladı. Ama sadece açılmakla kalmadı, sonuna kadar dayanıp takılı kaldı.
Odanın içine öyle bir ışık doldu ki, gözlerim kamaştı. Yiğit, elinde tornavidayla zafer kazanmış bir komutan gibi bana döndü. Yüzü hafifçe tozlanmış, terlemişti ama gözleri parlıyordu.
"Işık dediğin böyle olur," dedi gururla.
Güldüm. Onun bu "her şeyi ben hallederim" halleri, aslında bana olan o bitmek bilmeyen sevgisinin bir parçasıydı.
Panjur takılmış olsa da, o ışık şimdi her zamankinden daha parlak geliyordu gözüme.
"Teşekkür ederim usta," dedim dalga geçerek.
Beni belimden tutup kendine çekti.
"Ressam hanım, ışığınız hiç sönmesin diye bütün binayı söküp baştan yaparım, biliyorsun değil mi?"
O sırada telefonum masanın üzerinde titremeye başladı. İdil yine arıyordu ama bu sefer görüntülüydü. Yiğit’le birbirimize baktık.
"Aç bakalım," dedi Yiğit. "Bakalım bizim kaçışımız magazin dünyasında nasıl bir efsaneye dönüşmüş."
