O gün geldiğinde, içimdeki heyecan o kadar büyüktü ki sabahın beşinden beri ayaktaydım.
Atölyenin büyük pencerelerinden süzülen güneş, bugün her zamankinden daha parlak görünüyordu. Yiğit ise benden daha beterdi; gece boyu uyumamış, sürekli
"Acaba minik bir boksör mü, yoksa senin gibi zarif bir ressam mı?" diye sayıklayıp durmuştu.
Hastaneye doğru giderken Yiğit direksiyonu öyle bir sıkıyordu ki parmak eklemleri bembeyaz olmuştu.
"Yiğit, sakin ol sevgilim," dedim elimi elinin üzerine koyarak. "Alt tarafı bir zarf alacağız."
"Alt tarafı mı?" dedi, gözlerini yoldan ayırmadan. "Yağmur, hayatımın en büyük maçının sonucunu öğrenmeye gidiyorum sanki. Kalbim yerinden çıkacak."
Hastaneye girdiğimizde İdil kapıda bizi bekliyordu.
Tabii ki elinde "Takım Mavi" ve "Takım Pembe" yazılı küçük rozetlerle! "Geciktiniz!" diye cıkladı. "Meraktan çatladım burada."
Doktorun odasına girdiğimizde sessizlik odayı kapladı. Soğuk jel karnıma değdiğinde Yiğit'in nefesini tuttuğunu duydum.
Ekranda o küçücük mucize tekrar belirdi; artık daha belirgin, daha hareketliydi.
Doktor gülümsedi. "Evet... Bakalım bugün bize ne gösterecek?"
Yiğit ekrana öyle bir kilitlenmişti ki, sanki rakiplerinin hamlesini çözmeye çalışan bir antrenör gibiydi. Doktor bir süre inceledi, sonra bize dönüp muzip bir bakış attı. "Eşinize bir partner mi geliyor, yoksa sizin gibi bir prenses mi, öğrenmeye hazır mısınız?"
"Hazırız," dedik aynı anda.
Doktor elindeki kağıda bir şeyler yazıp bir zarfa koydu. "Bunu dışarıda, sevdiklerinizle açarsınız," dedi.
Odadan çıktığımızda İdil üzerimize çullandı. "Hadi! Açın artık!"
Yiğit zarfı eline aldı. Elleri, ringde tonlarca ağırlığı kaldıran o koca eller, şimdi incecik bir kağıt parçasını tutarken titriyordu. Bana baktı, gözlerinde o sarsılmaz sevgi vardı. "Sen aç güzelim," dedi. "Senin şanslı ellerinle öğrenelim."
Zarfın ucunu yavaşça yırttım. İçinden çıkan küçük notu okuduğumda kalbim duracak gibi oldu. Yiğit'e baktım, o da benim gözlerimin içine...
Gözlerim doldu, başımı kaldırıp Yiğit'e baktım. O koca adam, o yenilmez boksör, kağıdı gördüğü an sanki dizlerinin bağı çözülmüş gibi koltuğa çöktü. Gözleri parladı, dudakları titredi.
"Kız..." diye fısıldadı. "Benim... benim küçük bir kızım mı olacak?"
İdil yanımızda çığlık atıp zıplamaya başladı. "Biliyordum! Pembe patikler boşuna değildi! Yağmur, senin gibi zarif, senin gibi güzel bir kız geliyor!"
Yiğit hızla ayağa kalkıp beni kucağına aldı. Etrafımızdaki insanları, hastane koridorunu, o magazin haberlerini... her şeyi ama her şeyi o an unuttu. Beni öyle bir sarmaladı ki, kalbinin o delicesine vuruşunu göğsümde hissettim.
"Yağmur," dedi sesi titreyerek. "Sana benzeyen bir kız çocuğu... Dünyanın en güzel şeyi bu. Ben şimdi ona nasıl kıyarım? Onu nasıl korurum?"
Geri çekilip yüzünü avuçlarımın arasına aldım. "Onun zaten dünyanın en güçlü koruyucusu var Yiğit. Ama dikkat et, o minik kız seni parmağında oynatacak, biliyorsun değil mi?"
Yiğit güldü; hayatımda gördüğüm en samimi, en içten gülüşüydü bu.
"Oynatsın," dedi. "Onun için bütün maçları kaybetmeye razıyım ben."
Hastaneden çıktığımızda hava sanki daha bir güzel, güneş daha bir parlaktı.
