FİNAL

322 16 30
                                        

5 yıl sonra:

Deniz'den;

Elimdeki kutuyla gergince önümde kıpırdandım, içimden neler geçiyordu bilmiyordum. Fırtınadaydım sanki, göz yaşlarım da fırtınaya karışmış gitmişti.

Beyaz, ahşap kapıyı iki kez tıklattım. Aslında üzerinde Mickey Mouse olan anahtarlığımı kullanmak için bazen kapıyı çalmadığım da oluyordu, fakat her seferinde beni karşılamayı sevdiğini söylüyor ve inatla karşı çıkıyordu. Gözlerim gri, benek benek mermerlere  takıldı. Merdivenler de aklım gibi dönüp gidiyordu. Kapının önünde ufak bir paspas vardı. Heyecanlıydım, ilk kez onun evine giriyor da değildim, fakat yine de heyecanlıydım çünkü bu sefer farklıydı.

Hatta doğalgaz kutusunun üstüne birlikte ufak bir kuş kafesi çizmiştik, ilk başta bunu isteyen tek kişi ben olduğum için ben ufak bir kuş ve kafes çizmiştim, daha sonra tek kuşun yalnızlığına dayanamadığını söylemiş ve yanına da o ufak bir kuş çizmişti.

Eylülün biri ve elimdeki kutuda koca bir şişe Süryani şarabı, her yerde sonbahar havası olmasa da yağmurun gelişi ve hafif gün batımı sadece bu anı sonbaharmış gibi hissettiriyordu.

Tıklama sesimi duymamıştır diye düşünerek bu sefer de zile bastım, kuş sesi çıkan zilden hemen sonra kapı hafifçe açıldı. Siyah sporcu atleti ve terli vücuduyla kapının pervazında durmuş, kolunu da duvara yaslamıştı. Gülümsüyordu, iyileşiyordu ve belki de çoktan iyileşmişti.

"Ne zamandır seni bekliyorum?" diyerek sinirle kolumdan tutup içeriye çekmeye çalıştığında durdurdum onu. Tıpkı ilk buluşmamız gibiydi, sıcak hava ve sakin ama heyecanlı bir yüzle ışıldayan Atlas. Her şey eskisi gibi, belkide eskisinden de iyiydi.

Mutfaktan yemek kokuları geliyordu, hava yavaş yavaş kararmak üzere olduğu için evin içi turuncu ve pembe karışımı bir renkle kaplanmıştı.

"Süryani şarabı bulmak kolay değil, kargodan alırken bile bir sürü sıkıntı çıkardılar." diyerek öfkeyle konuştum ve içeriye girdim. Ayakkabılarımı köşeye fırlattığımda her zaman yaptığı gibi yine onları rafa yerleştirdi ve peşimden girişin soluna döndü. Amerikan mutfak stiliydi giriş, oturma odası birleşikti ama tam bir bitişiklik de söz konusu değildi.

Televizyon komodinin yanında bir sürü kremit renkli saksılar ve saksıların içinde de türlü türlü bitkiler vardı, bir kez iş gezisine gitmek için onları bana emanet ettiğinde saksının altından sulamam gereken bitkileri de üstünden suladığım için hepsi kurumuştu, bitkilerine canı gibi baktığını o zaman her zamankinden çok daha iyi anlamıştım.

"Bence bu dört sandalye gereksiz, kaldır iki tane kalsın." dedim ve daha sonra her zamanki gibi, mutfağa geçip ahşap dolaptan bir su bardağı aldım. O da her zamanki gibi "Görünüşünü seviyorum, karışmasana." diye sitem etti. Siyah karton kutuyu açmış ve içindeki şarabı çıkarmıştı.

"Bir şaraba benden daha aşık da bakmazsın balım." diye güldüğümde omuzlarını silkti. Havanın ne kadar sıcak olduğundan konuştuk, işten şikayet ettik;   bugünkü bulaşığı kim yıkayacak diye konuştuk ama sadece sıradan olduk.

"Seviyorum bu evi." dediğimde gözlerime baktı, bir elimi tutmuş ve beni salonun ortasına getirmişti. Plak çalar da her zamanki gibi çalışmaya başlamış ve ufak cızırtılı tını ortamı doldurmaya başlamıştı.

"Bugün Eylül'ün kaçı kıvırcık sevgilim?" diye sordu. "Biliyorum." dedim sadece. Günün anlam ve öneminden bahsetmeye gerek yoktu. Çünkü her şeyi biliyorduk, içinde bulunduğumuz anın bir sonraki evresinin ne olduğunu ve ne için yaşadığımızı biliyorduk. Hiçbir şeyin mükemmel olmadığını ve mükemmel olamayacağını, bazı şeyler ters ve bazı şeylerin de düz olacağını biliyorduk.

BALIMBağımlısı olacağınız hikayeler. Şimdi keşfedin