"Seni öpeceğim." dedim. Hâlâ gülmeye devam ediyordu. "Biliyorum." dedi.
"Daha önce seni öpmek aklımda yoktu." dedim.
Yine "Biliyorum." dedi.
"Pişman olacak mıyız?" dedim.
"Bilmiyorum." dedi.
Aldığım cevap benim duraksamama neden oldu, bugünü bir pi...
Günün ilk ışıkları yeni boyanmış, krem ve yer yer de kiremit rengiyle işaretlenmiş odanın duvarlarına çarpıyordu. Yere serilmiş ufak, çift kişilik döşeğin üzerinde de Atlas sakin ve sessiz bir şekilde kitabını karıştırıyordu. Ben de pencere pervazına dayanmış sigaramı içiyordum.
Aradığımız evi bulamamıştık, tek odalı ve Amerikan mutfak stili bu küçük evde ise yeni bir umutla her şeyi sıfırdan inşaa etmeye başlamıştık.
Nasıl hissetmem gerektiğini bilmiyordum, uyku nasıl uyunurdu onu bile unutmuştum sanki. Fakat tüm bunların anlamsızlığı daha da yoruyordu beni, her şey yolundaydı ama o zaman ben niye bu haldeydim?
İkimiz de sessizdik, öpücük yok; sarılma yok ya da temas yoktu. Sanırım o da benim sebepsiz durgunluğuma uyum sağlıyordu, fazla konuşmuyor; soru sormuyor ya da beni yeni şeylere açmaya çalışmıyordu.
"Çok mu derinlere daldın?" diye sordu bana, elindeki kitabı beyaz döşeğin üstüne bırakmış ve bej, kareli battaniyeyi omuzlarına sararak benimle pencere pervazına gelmişti. Sigaram kül tablasının üzerinde yavaşça ziyan oluyordu.
"Hangi derinler?" diyerek yarım ağız gülümsedim, ne demem gerektiğini bilmiyordum. Sanırım bu sefer hiç olmayacak kadar kapana kısılmıştım.
"Bilmem, bunun cevabı sende değil miydi?" diye sordu, tam da ağzıma doğru götürdüğüm sigarayı parmaklarımın arasından kaçırıp kendi dudaklarına götürmüştü. Yavaşça tahta pencere pervazından kopup ona doğru eğildim, dudaklarını dudaklarıma değdirirken öylece bekledim.
Tekrar nasıl nefes alınıyor öğrenmek istiyordum. "Dudakların çok yorgun." dedi, benden usulca ayrılmış ve beni kendine çekmişti. Cevap vermedim, sadece ondan uzaklaşıp evin bitmemiş işlerini bitirmeyi hayal ediyordum.
Kitaplığa birbirimizin zevklerinden tamamen bağımsız kitaplarımızı koyacaktık daha, eski püskü L koltuğumuzun üstüne uygun örtüyü de bulacaktık.
"Ben mutfağa geçiyorum, yerleştirmeye devam edeyim en azından halılar gelene kadar mutfak bitsin." diye acalece konuştum, ondan bile kaçmak istiyordum.
Sanırım insanlar bana fazla gelmeye başlamıştı.
Tam gideceğim sırada kolumdan tuttu, gözlerini bana dikmiş ve bir şey söyleyecek gibi olmuştu. Fakat izin vermedim. Tahta, beyaz kapıyı gıcırtılı bir sesle açıp mutfağa gitmiştim.
Yüzlerce kez ona kapıları yağlamamız gerektiğini söylemiştim, fakat o yine de bu gıcırtı sesini sevdiğini söyleyip durmuştu. Sokaktan bulduğu yavru kediyi de eve getirmişti, günlerce alışmam için kediyle peşimden koşturmuştu.
"Dün, Süryani şarabı için Umut amcayı aradım. İki şişe kargolayacakmış." diyerek o da peşimden gelmişti.
Yine sessiz kaldım, kelimelerim sınırlıydı şu aralar. Belki de ortam değişikliği böyle yapıyordu beni, ya da sadece böyle olmak istiyordum. Durgun, sessiz, kimsesiz...
"Bugün kıvırcık sevgilim pek bir keyifsiz." diyerek kediyi kucağına almıştı. "Ne yapalım Dante, nasıl keyfi yerine gelir sence?" dedi ve kediyle konuşmaya devam etti. Sustum, ufak bir tebessümle onları seyrediyordum.
"Sevişsek mi? Bugün pazar mıydı Dante?" diyerek arsız arsız konuşmaya devam etti, suratında gerçek bir mutluluğun gülümsemesi vardı.
Onu iyileştirmiş miydim? Yoksa sadece öylesine üstü sarılmış, kabuk tutmuş yaralar mı bizi bugüne getirmişti?
Sadece gülümsedim ve elimi suratına doğru götürdüm, alnım alnındayken "İyiz değil mi Atlas?" diye sordum.
"Hadi ama kıvırcık sevgilim, topla kendini! Bugün bizim günümüz." dedi ve alnını geri çekti, gözlerinin içi bile parlıyordu.
Fakat ben ne yapmam gerektiğini bilmiyordum, her şey mükemmeldi. Bu mükemmellik normalde beni hiç rahatsız etmezdi, fakat bugün ilk kez her şeyin mükemmel olmasından korkuyor gibiydim.
"Tabii, bizim günümüz. Daha açılacak tonlarca koli var Atlas Efendi, iş başına!" diye ben de eski enerjimi toplamaya çalışarak işime döndüm.
Bir süre ondan hiç ses gelmedi, ben de tezgaha dönmüş birkaç saat önce makineye attığım su bardakların dolaba yerleştirmeye başlamıştım.
Tüm eşyalarımız ne az ne de çoktu, ne sevgili gibi ne de arkadaş gibiydik. Her şeyimiz her ana hazırlıklıydı, ayrılık kokan kalıcı mobilyalarımız bu bej rengi duvarların altında hapsolmuştu. Anılarımız da cila atılmış tahta parkelerin içinde saklı kalacaktı.
Çok geçmeden boynumun hemen yakınında nefesini hissetmeye başlamıştım. Sırtının sıcaklığı kemiklerime kadar gelmişti. "Sence Allah tüm duaları gerçekten duyuyor mu?" diye sordu.
Sessiz kaldım, bilmezdim ki? Tanrıyla aram hep bir garip olmuştu, ona hep inanıp hep de ondan uzak kalmak istemiştim. Sanırım sonsuz ve her şeye gücün yetebilen bir varlığın gerçekliği içimi ürpertiyordu.
"Bilmem, ama yine de bazen beni dinlediğini çok hissediyorum." dedim. Fazla sorgulamadı, aldığı cevapla ne hakkında yeni bir çıkarımda bulunmuştu emin değildim. Ben de sorgulamadım.
"Şu şofben kutusuna kuş kafesi çizelim mi?" diye sordum, kafasını kaldırmış ve fikrimi tartmıştı. Sanki bu fikirden hoşlanmamış gibi bir ifade vardı suratında.
Sustum, kabul etmese de yapacaktım. Çünkü biliyordum, Atlas farklılıkların getirdiği yeniliklere çok çabuk alışıyordu. Mutlaka kafesin içi boş kalmasın diye de kuşu da o çizecekti.
*** Finalin ayak seslerini duyuyorum ama nasıl final edeceğimi bilmiyorum desem, bu yazar ne yapıyor der misiniz?
Bi de chat gpt çok zeki değil mi ya wbciwmxiwmximskw
Oops! Bu görüntü içerik kurallarımıza uymuyor. Yayımlamaya devam etmek için görüntüyü kaldırmayı ya da başka bir görüntü yüklemeyi deneyin.