Ofisimde oturmuş, insan kaynakları müdürü Nuran Hanım'ı ararken, officeboy kapıyı çalıyor. Ben Nuran Hanım'la konuştuğum sırada sade kahvemi masama bırakıyor.
"Nuran Hanım, danışma için iş başvuru formlarını incelediniz mi?"
"Evet Poyraz Bey. uygun bulduğum birkaç tanesini ayırdım."
"Getir hepsini beraber inceleyelim."
Çok geçmeden Nuran Hanım geliyor. Önce ayırdıklarını, sonra hepsini incelemek üzere işe koyuluyoruz.
"Şu ingilizce kutucuğuna orta işaretleyenlerin hepsini atalım. Yalancı herifler!"
Hepsini incelemek, tam bir buçuk saatimizi alıyor. Bu süre zarfında 4 bardak kahve ve tam 11 sigara içiyorum. Nuran Hanım gerçekten işinin ehli. Neticede yine onun seçimlerinde karar kılıyoruz.
"Şu senin seçtiğin 4 kişiyi ara. Yarın 3 gibi gelsinler. Onlarla ben görüşeceğim."
"Ama önceden hep ben görüşürdüm."
"Seçimlerinden kuşku duyduğumu düşünmeni istemem. Ancak dün geceki olaydan sonra taktir edersin ki, içimin rahat olması açısından seçimleri bizzat yapmam benim için fevkalade önem arz ediyor."
"Siz bilirsiniz."
Nuran Hanım çok kötü içerledi. Fakat yapabileceğim bir şey yok. Serkan Komiser'in bu fırsatı kaçırmayacağından adım gibi eminim. Hatta işi daha da sağlama alıp, Kibele'nin güvenlik ve istihbarat işleriyle ilgilenen Halil İbrahim Karabay'ı danışman adaylarını incelemesi için görevlendirdim. Eli kulağındadır, birazdan gelir.
İyi insan lafın üstüne gelirmiş.
Aslında bu atasözü ona pek uymuyor. Zira kendisinin pek iyi insan olduğu söylenemez. Bir zamanlar kenisini "İstanbul'un Sefir'i" olarak adlandıran bir mafya babası vardı. Adını şu an hatırlayamıyorum. Kenisi onun sağ koluydu. Bu herif zamanında İstanbul'un tüm uyuşturucu, beyaz kadın ticareti ve arazi işlerinin lorduydu. Kendisine rakip çıkanı yok eder, tekerine çomak sokmaya kalkan devlet görevlilerini ise ibreti alem olsun diye herkesin içinde infaz ettirirdi. Halil İbrahim ise, onu korumasını ve istihbaratı sağlardı. Sonra nasıl olduysa bizim baron yakayı ele verdi ve 6 kez ağırlaştırılmış müebbet istemi ile yargılanıyor. Dava sonuçlandı mı bilmiyorum. Bizim Halil İbrahim'de zekası ve tecrübesi sayesinde bir şekilde paçayı sıyırmış. Hayalet gibidir. Asla iz bırakmaz. Ayrıca işinin de en iyisidir. Çevresi çok geniş olup, mafya aleminden yeraltına, polisten Mit görevlilerine, hatta politikacılardan sanatçılara kadar uzanan çok geniş bir ağa sahiptir. Velhasıl iyi insan tanımı pek karakterine uymasa da, "iti an, çomağı hazırla" diyecek kadar da ileri gitmiyorum.
Yine her zamanki gibi, kapıyı kırarcasına çalarak içeri girdi. Otur dememi beklemeden oturdu. Aslında bu gibi şeylere çok takan biri değilim lakin bu kurumsal ve profesyonel firmanın bunun gibi görgü kurallarına ve estetiksel duruşuna uygun davranılmasını elbette istiyorum. Artık Halil İbrahim'in bu hareketlerine alıştığım için fazla üstünde durmuyorum.
"Beni çağırmışsın."
"Hoş geldin."
"Eyvallah."
"Geçen akşam olanları duydun mu?"
"Duydum."
"Ne olur sence?"
"Serkan ibnesi bir işe başladıysa bitirmeden gözüne uyku girmez."
"Onu vazgeçirmenin yolu yok mu?"
"Ne rüşvet, ne tehtit. Hiçbir şey onu yolundan alıkoyamaz. Herif peygamber gibi amına koyayım. Bir eline Güneş'i versen, bir eline Ay'ı, yine de vazgeçmez pezevenk davasından. Ama ben eline veririm diyorsan orası ayrı tabi."
"O zaman tedbirleri 2 katına çıkartmalıyız."
"Ya da bırak, bu işi ben halledeyim."
"Saçma sapan konuşma Halil. Bu konuyu daha önce konuşmuştuk."
"O zaman tercih senin birader. O zaman bu tehditle ömrünün sonuna kadar götün üç buçuk atarak yaşa.
"Bu konuyu sonra konuşuruz. Ben seni başka bir şey için aradım. Danışma departmanına yeni personel alacağız."
"Ve onlar, neyin nesidir, kimin fesidir araştırmamı istiyorsun."
"Kesinlikle."
Telefonu elime alıp iç hatlardan danışmayı aradım. Officeboyu odama çağırmasını söyledim. Çok geçmeden kapım çaldı. Kamil gelmişti. İş başvurularını Kamil'e verip, fotokopi çektirmesini istedim. Fotokopileri Halil İbrahim'e verdim.
Halil Ibrahim fotokopileri inceliyor. Daha sonra ayağa kalkıp, "başka bir şey var mı?" diye soruyor. "Ne zaman haber verirsin" diye soruyorum. "Kesin bir saat veremem" diyor.
***
Gece Yasin'le buluşuyorum. Et lokantasına gidip, et kavurma yiyoruz. Yanına 50cl rakı açtırıp, masayı donattırıyoruz. O esnada Halil İbrahim arıyor. Gereken bilgilere ulaştığını söylüyor. Onu buraya çağırıyorum. Zira bu gibi durumları asla telefonda konuşmam. Çok geçmeden Halil Ibrahim geliyor. Masadaki şişenin doluluk oranını inceleyip, bir 35'likte o söylüyor. Bir yandan demlenirken, bir yandan anlatmaya başlıyor.
"Şu herif" diyor elindeki kağıdı göstererek. "Güvenlik Şube'den. İstanbul'a birkaç ay önce eş dumuyla tayin olmuş. Ama şu anda bekar. Aslen Erzurum'lu. En çok Bitlis'de görev yapmış. Oraya da Tunceli'de doğu görevi yaptığı sırada 12 yaşındaki bir çocuğu polise taş atmaktan gözaltına alıp komalık edene kadar dövdüğü için postalamışlar. Aslında tek vukuatı bu değil ibnenin ama olay medyaya yansıyınca sürmek zorunda kalmışlar. Bir keresinde terör örgütü üyesi diye paketlenen bir karıya tecavüz etti diye mahkemeye verilmiş. Ama bir bok çıkmamış. Falan filan. Hepsi burada yazıyor."
Elindeki kağıdı bana doğru uzatıyor. İncelemeye başlıyorum. Yasin ortamın havasının değişmesinden rahatsız olmuş olacak ki, kalkalım artık diyor.
"Gene başladın rakı sofrasında iş konuşmaya. Her seferinde bunu yapıyorsun."
Eve geldiğimde kafamı açsın diye kendime kahve yapıyorum. Bir yandan da şu polisin dosyasını iyice inceliyorum. Okudukça "adam pisliğin teki çıktı Rıza Baba" diyesim geliyor. Rüşvet, taciz, görevi kötüye kullanma vs. Toplumsal statülerimize göre o iyi, bense kötü adam rolündeyim. Toplum kavramını bir kez daha sorgulamaktan alamıyorum kendimi. Bu haksızlığa nasıl katlanılabilir ki? Ben ki, hayatın sillesini çok küçük yaşlarda yemiş, madde bağımlılığı ve fuhuş çetelerinin eline düşmüş onlarca insanı kurtarıp, onlara hak ettikleri maaşla, günde 8 saat çalışma koşullarında, sigorta, haftalık ve yıllık izin dahil olmak üzere, tüm sosyal haklarını verirken, homofobiye ve ataerkil zihniyete karşı mücadele verirken, toplumsal rolleri yahut cinsel yönelimleri neticesinde, toplum tarafından dışlanan bireyleri bağrıma basarken ve tüm cinsel ihtiyaçların giderilmesini sağlarken, üstelik bunları yaparken de devletten tek kuruş vergi kaçırmazken, neden ben kötü oluyorum? Devletten vergi kaçıran, asgari ücret veren, tazminat vermemek için her sene personelini çıkarıp, tekrar işe sokan, iş güvenliği sağlamayıp işçilerin ölümüne neden olanlar daha mı namuslu benden?
ŞİMDİ OKUDUĞUN
Kibele
HumorAlışılmışın dışında bir kadın pazarlayıcısının işlettiği, alışılmışın dışında bir genelevde geçen hikayede, aksiyon, mizah, dram, gerilim gibi olguların iç içe geçtiği kurgularla karşılaşacaksınız. Uçta kalmış hayatların serüvenlerine tanık olacak...
