Oops! Bu görüntü içerik kurallarımıza uymuyor. Yayımlamaya devam etmek için görüntüyü kaldırmayı ya da başka bir görüntü yüklemeyi deneyin.
2. BÖLÜM
⏳
Kurtuluş neydi? En acısız kurtuluş nasıl olurdu? Boyun eğdiğinde mi kurtulurdun, yoksa baş kaldırdığında mı?
Hiç bir zaman boyun eğmemiştim ve eğmeyecektim de. Başkalarının seçtiği hayatı yaşamak, kendine yapabileceğin en büyük hakaretti. Korku duygusunun bile hapsedemeyeceği ruhum, dört duvarla çevrelenmiş bu kaleden kurtulamıyordu. Her baş kaldırımda, bir kilit daha vurulan demir kapının ardından bir ses yükselmişti. Lâkin bu ses ne kurtuluşun sesiydi ne de ölümün. Beni bu kaleden çıkartmaya gelen; ne beyaz atlı, ne de kalbi benim sevgimle çarpan bir prensti. Beni bu kaleden, başka bir kalenin ruhsuzluğuna mahkum edecek kurtarıcım; tıpkı benim gibi, kardeşi uğruna bu kapıyı kırıyordu.
Bu kapı kırıldığında, diğer kaleden kaçabilecek miydim? Ya da asıl soru; o kaleden kaçmayı deneyecek miydim?
Tek varlığım dediğim ve dizleri kan revan içinde kalmış olan o kız çocuğunu korumak için savaşan ervahı terk edebilir miydim?
Benim o kaleden kaçmam demek, o ervahın nefesine savaş açmak olmaz mıydı? Ne biçim bir labirentin içine savurulmuştu bu Rapunzel böyle? Çıkışı var mıydı bu uzun duvarların? Olmayan saçları işe yarar mıydı?
Sanmıyordum.
İfadesizce, önümde savaşan iki bedeni izlemekle yetiniyordum. Verilen bu samimiyetsiz mücadele her seferinde yüzüme çarpıyordu. O cümle bir kez daha kuruldu ve bir kez daha cevapsız kaldı.
"Ben sana bu saçmalığa son ver dedikçe, daha fazla saçmalıyorsun baba! Daha bir hafta olmadı kız nişanlanalı!"
Dakikalardır kavga ediyorlardı. Ben sindiğim koltukta etrafımda olanları umursamaz gözlerle izlerken, yengem abimi sakinleştirmek; ortamı yatıştırmak için ordan oraya koşuyor, Zehra'ysa yüzündeki sinsi tebessümle gözlerini babam ve abimin üzerinde gezdiriyordu. Babamın abime nefretle attığı tokattan sonra oturduğum yerden bir hışımla kalktım. Benim karşımda çok kişi, çok kez tokat yemişti lakin; abim, ilk kez benim uğruma bu tokata maruz kalıyordu.
"Yeter!" Dedim korkuyla. "Ne olacağı zaten belli, ha bugün ha yarın!" Abim gözlerindeki öfkeyle hâlâ babama bakıyordu.
Onları da mahvediyorsun, Aslı! Bir an önce çık ki hayatlarından; herkes mutlu olsun...
Babama bir adım daha yaklaşıp fısıldarcasına konuştum."Sen onlara haber verdikten sonra bende konuşmak istiyorum." Dedim yorgun sesimle. Abim sonunda bakışlarını bana çevirmişti. Hesap soran bir tavırla kolumu kavradı.
"Ne dediğinin farkında mısın sen?! Ne konuşacaksın o şerefsizle?!"
Gözlerimi sıkıca kapatıp açtıktan sonra gülümsedim. "Abi," Dedim kolumu elinin arasından çekerken. Bedenimi tamamen ona çevirdim. "Ben o adamla konuşmaktan çok öte de olan şeyler yaşayacağım." Dedim daha da çatılan kaşlarını görmezden gelerek. Ve devam ettim. "Biliyorsun bunu değil mi?" Çene kemikleri biraz daha belirginleşip elini havaya kaldırdığında, iki adım geri çekilip gözlerimi kapattım. Alıştığım acıyı bedenimde hissetmek için tanıdığım süre çoktan aşılmıştı. Hiç bir darbenin gelmediğini fark ettiğimde, gözlerimi aralayıp ne olduğuna baktım. Herkesin bakışları benim üzerimde, benimse abimdeydi. Saçlarının arasına daldırdığı eliyle saçlarını çekelerken bana kırgın bakışlar atıyordu. Bu kırgın bakışlar hangi taşlaşmış kalbi aklıyordu? Bu evdeki hangi kalp aklanabilecek kadar temiz kalmıştı ki?