*Bu kitap kadim Türk tarihinde şehit olan askerlere, komutanlara, sivillere ve hâlen mücadele vermekte olan kahraman Türk askerlerine ithaf edilmiştir!
VATAN SAĞ OLSUN...*
🇹🇷
"İnsan büyür beşikte, mezarda yatmak için ve kahramanlar can verir yurdu yaşatmak için!"
*Hüseyin Nihal Atsız*
02 Eylül 2024 - Şırnak
Edebiyat kişinin kendisini geliştirmesinde rol oynar. Kişi kendini ne kadar çok geliştirirse başarı oranı da o kadar artar. Bu düşünceydi beni Edebiyat Öğretmeni olmaya iten. Aslında ben öğretmen değil asker olmak istemiştim. Küçüklüğümden beri asker olmak ve babamın intikamını almak istemiştim. Benim babam kahraman bir Türk askeriydi. Binbaşı Eymen Başer benim babamdı ve 12 Ocak 2002'de Şırnak'ta şehit düşmüştü. O tarihten itibaren babam gibi olmak, onun intikamını almak ümidiyle kendimi avutmuştum. 2019 yılına geldiğimizde askeri sınavlara girmiştim fakat astım hastalığım yüzünden geçememiştim. Bugün ise Edebiyat Öğretmeni Melek Başer olarak Şırnak'ta, babamın kanının döküldüğü memlekette öğretmenlik yapıyordum. Beyaz tenli, siyah saçlı, 1.70 boylarında, yeşil gözlü bir öğretmendim.
"Evet arkadaşlar var mı Milli Edebiyat Dönemi şairlerimize örnek verecek olan?" dediğimde neredeyse tüm sınıfın parmakları kalkmıştı. Gülümsedim, aralarından birine söz hakkı vermem gerekiyordu.
"Evet, Mesut." Mesut sarı saçlı mavi gözlü bir çocuktu. Edebiyatı çok seviyordu ve hemen hemen her derse katılırdı.
Mesut ayağa kalktı. "Ziya Gökalp hocam. Milli Edebiyat şairlerimizden." dedi.
"Peki bize bir şiirini okur musun?" diye sordum gülümseyerek.
"Şiirin tamamını bilmiyorum ama bir beyit okuyabilirim..." dediğinde başımı salladım.
Yolumuz gaza, sonumuz şehâdet,
Dinimiz ister sıdk ile hizmet,
Anamız vatan, babamız millet,
Vatanı ma'mur eyle Yârabbi!
Milleti mesrur eyle Yârabbi!
Mesut şiirin bir beyitini okuduğunda sınıfta alkış tufanı kopmuştu. "Tamam çocuklar suyunu çıkarmayın lütfen." diyerek uyardım yoksa duracakları yoktu.
"Sen neden alkışlamıyorsun Abdülkadir?" Sesin geldiği yöne döndüğümde orta sırada, en arkanın bir önünde oturan Mert'in, sağ tarafta, en arka sırada oturan Abdülkadir'e, Mesut'u neden alkışlamadığını sorduğunu görmüştüm.
"Ben Türk değilim! Yolum gaza, sonum şehâdet değil! Neden alkışlayayım?" dedi Abdülkadir. Doğu'da görev yapmanın zorlukları buydu. Bazı aileler Türk olmadığını iddia ediyor ve çocuklar buna inanarak büyüyordu. Türkiye Cumhuriyeti'nde yaşayan herkes Türk'tü. Değilse bile bir ayrım yoktu.
"O ne demek Abdülkadir?" diye sordum en arka sıraya ilerlerken. "Nasıl Türk değilsin?"
"Kürt'üm ben hocam." dedi tok bir sesle.
"Türk, Kürt diye ayrım mı yapıyoruz biz anlamadım?" diye sordum bunun gerçek olmadığını söylercesine.
"Hayır hocam olur mu öyle şey, bende Kürt'üm ve bu topraklarda, bu bayrağın altında beraber yaşıyoruz. Türk Kürt kardeştir, asla hiçbir yerde ben Türk değilim diye bir cümle kurma der hep babam." diyerek konuşan Berfin'i başımla onayladım.
"Yok öyle bir şey!" dedi Abdülkadir sertçe. "Kardeşlik falan hikaye. Sorsan kaç kişi seviyor bizi?!"
"Bugüne kadar Kürt'sün diye bir ayrımcılık yaşadın mı Abdülkadir?" diye sordum. Öğretmendim ve şuan duygularımın ağır basmaması gerekti.
ŞİMDİ OKUDUĞUN
VATAN
ActionBabam beni yıllar önce kardeşim dediği görev arkadaşına emanet etmişti. Şimdi ise o arkadaşı beni Türk Silahlı Kuvvetleri'nın değerli parçası olan Yüzbaşı Boduroğlu'na emanet ediyordu. Şehit Binbaşı Eymen Başer'in kızı, öğretmen Melek Başer'dim ben...
