"Ben sana mecburum bilemezsin.
Adını mıh gibi aklımda tutuyorum,
Büyüdükçe büyüyor gözlerin,
Ben sana mecburum bilemezsin.
İçimi seninle ısıtıyorum..."
*Attilâ İlhan*
Bu hayatta en çok neyi istemezsem o şey burnumun dibinde biterdi ve en çok neyi istersem onu elde etmem bir hayli zaman alırdı. Tuhaftı yaşam denen şey. İstediğimizi vermez, istemediğimizi bize sonsuzca sunardı. Oysaki benim isteğim çok basitti. Ben Oğuzhan ile mutlu olmak istiyordum. Onunla gülmek, onunla koşmak, eğlenebilmek... Zaten yüzünü gördüğüm günler kısıtlıydı hiç olmazsa bu süre zarfında bir sıkıntı çıkmasaydı. Ama olmuyordu işte. Ne yaparsam yapayım uzun süreli mutluluğu elde edemiyordum. Belkide bu benim kaderimde vardı. Reyhan, Oğuzhan'ın Cizre'ye doğru yola çıktığını söylediğinde başımdan aşağı kaynar sular dökülmüş gibi hissetmiştim. O kadar kötü hissetmiştim ki son anda astım krizinin eşiğinden dönmüştüm. Şu an için Oğuzhan'ın yaşatacağı kriz benim yaşayacağım krizden daha önemliydi.
Tuğran durumun ciddiyetinin farkına varmış ve nereden bulduğunu bilmediğim bir arabayla gelmişti. Beni götürmek istemiyordu ama ben durmadan ısrar edince buna mecbur kalmıştı. Şu an ikimiz birlikte Şırnak'ın tozlu yollarında ilerliyorduk. Hedefimiz Cizre'ye Oğuzhan'dan önce ulaşmaktı. Bunu başarabilirmiydik bilmiyordum ama yaşanması muhtemel olan felaketi yaşanmadan engellemeliydik.
Yola çıktığımızdan beri en az elli defa Oğuzhan'ı aramıştım ve o da en az elli defa aramalarımı reddetmişti. O telefonu açarsa yiyeceği azarı biliyordu ve bu nedenle açmıyordu. Azardan ziyade öfkesini diri tutmaya çalışıyordu. Sesimi duymak öfkesini bastırıyordu ve şu an Oğuzhan Boduroğlu öfkesini bastırmak değil haykırmak istiyordu.
"Daha çok yolumuz var mı Tuğran?" diyerek yanımda oldukça gergin bir şekilde araba kullanan Tuğran'a döndüm.
"10 dakikaya oradayız." diye cevap verdi.
"Sence yetişebilecek miyiz?"
"Dua et yetişelim yoksa benim tanıdığım Boduroğlu, Burak Yüzbaşı'yı asla sağ koymaz. Bunu laf olsun diye demiyorum gerçekten sağ koymaz."
Tuğran'ın ses tonundaki ciddiyet tüylerimi ürpertmişti. Asla ciddiyetsiz bir adam değildi ama şu an her zamanki halinden on kat daha ciddiydi. Kurduğu cümle ise bunun alenen söylenmiş bir şey değil gerçekten olabilecek bir şeyden olduğu anlamına geliyordu. Telefonumu çıkardım ve tekrar Oğuzhan'ı aramaya başladım. İkinci çalışında yine aramayı reddetti. Eğer Tuğran'ın söylediklerini gerçekten yapabilecek biriyse şu an yapacağım şeyi yapmaktan başka çarem yoktu. Arama uygulamasından çıktım ve mesaj uygulamasına girdim. Telefonu elinde olmalıydı ki aramaları reddedebiliyordu. Klavyeyi açtım ve yazmaya başladım.
"Eğer şu an bu telefonu açmaz ve saçma sapan bir şey yaparsan sana babam üzerine yemin ederim ki her şey biter Oğuzhan. Ne bir daha yüzümü görebilirsin ne de sesimi duyabilirsin. Eğer hayatını karartmak istiyorsan buyur devam et ama hayatında artık Melek diye birisi olmayacak. Sen de yalnızca kendi hayatını kendi ellerinle kararttığınla kalacaksın. Kusura bakma ama ben sevdiğim adamın göz göre göre kendini yakmasını izleyecek bir kadın değilim. Benim yüzümden hayatın kararacaksa ben çıkar giderim. Sen de kimse için ne görevini ne hayatını riske atmamış olursun. Bu da sana son sözlerim."
Mesajı gönderdim. Söylediklerimde ciddiydim ve hepsinin arkasındaydım. Yapardım, gerçekten hayatından çıkar giderdim. Mesaj gittikten yalnızca kırk beş saniye sonra telefonum çalmaya başladı. Arayan Oğuzhan'dı. Çağrıyı yanıtlar yanıtlamaz daha Alo bile diyemeden onun sesini duydum. Bağırıyordu.
ŞİMDİ OKUDUĞUN
VATAN
ActionBabam beni yıllar önce kardeşim dediği görev arkadaşına emanet etmişti. Şimdi ise o arkadaşı beni Türk Silahlı Kuvvetleri'nın değerli parçası olan Yüzbaşı Boduroğlu'na emanet ediyordu. Şehit Binbaşı Eymen Başer'in kızı, öğretmen Melek Başer'dim ben...
