22

323 27 17
                                        

Luke'un mavi gözleri en az benimkiler kadar şaşkınlık doluydu. Omzunun arkasından bana bakan Ashton da pek farklı değildi. Ne tepki vereceğimi bilemeden orada dikilirken Luke'un babasına kaydı bakışlarım. Elbette o bizim kadar şaşkın değildi.

"Tatlım, neden misafirlerimizi içeri almıyorsun?" Annemin yapmacık ses tonu kulaklarıma ulaşırken otomatik hareketlerle kenara çekildim. "Lütfen, içeri geçin."

Önce Luke adımlayıp elindeki buketi bana uzatırken, sessizce bir küfür savurdu. İlk şoku atlatıp kendime gelmeye çalışmak için başımı iki yana salladım.

Annem Luke'un babasına sarılıp yanaklarına birer öpücük bıraktığında neredeyse kusacaktım. Elimi uzatıp onunla tokalaştığımda hafifçe gülümsedi. Herkes salona doğru ilerlerken annemin de az önceki neşesinin kaçtığını görebiliyordum. Ama nedenini anlamamıştım.

Ashton içeri girdiğinde nihayet sesimi bulup ona yaklaştım.

"Bundan haberin var mıydı?" diye sordum aceleyle.

"Hiçbir fikrim yoktu."

"Kahretsin!" Elimle alnıma vururken uzanıp koluma dokundu.

"Bekle, şimdi, sen ve Luke-" durdu. "Kardeş mi olacaksınız?" Gözlerimi devirip karnına elimin tersiyle vurduğumda kıkırdadı. "Sakin ol, sorun çıkmayacak."

Benden çok daha hızlı bir şekilde tüm bu hayret duygusundan kurtulmasına sinirlerim bozulsa da kapıyı kapatıp içeri geçerken tek düşündüğüm böyle boktan bir gecede yanımda olacak olmasıydı.

"Abigail, bu Andrew. Ve Lucas, oğlu." Annem bizi tanıştırma zahmetine girdiğinde tatlı tatlı gülümsedim.

"Ah, biz zaten tanışıyorduk."

"Öyle mi?" Annem kaşlarını kaldırıp Andrew'a sorgularcasına bir bakış attı.

"Evet, restorandaki olaydan sonra beni sorgulayan polisti." dedim o günü hatırlayıp ona sertçe bakarken. Ama hiç etkilenmemişti. Aksine kendi kendine gülüp, "Tam bir sorgu bile denemezdi." dedi. Onu duymazdan gelip elimle Ashton'ı işaret ettim.

"O gece bizi hastaneye götüren kişi de Ashton'dı." Bu defa şaşkınlık annemi esir alırken boş bir noktaya daldı. Kendi kendine mırıldandığını duydum.

"Tesadüfe bak."

"Yemeğe geçelim mi?" Dave'in teklifi ortamdaki ilginç elektriği böldüğünde onu onaylayarak elimde tutmaya devam ettiğim buketi masanın üzerine bıraktım.

"Kesinlikle."

"Siz ne zamandır tanışıyorsunuz?" diye sordu Dave sert tavrından ödün vermeden. Böyle davranması hem gülünçtü hem de hoşuma gidiyordu.

"Akademiden beri arkadaşız aslında." diye yanıtladı onu Andrew. Kaşlarımı çatarken elimdeki çatalı tabağın kenarına bıraktım.

"Nasıl yani? Bunca zamandır..." Lafımı tamamlayacak bir kelime bulamadım.

"Andrew'la o zamanlar tanıştık ama daha sonra önümüze bazı engeller çıktı. Bundan birkaç yıl önce yeniden karşılaştık."

"Bazı engellerden biri babam mı?" Bu kez anneme ters ters bakıyordum. Güler gibi bir ses çıkardı.

"Tatlım, saçmalama. O anlamda demedim."

"Babamdan bahsetmişken," Aklıma takılan soruyla yeniden Andrew'a dönmüştüm. "Onu tanıyor muydun?" Ben gözlerimi ondan ayırmazken masadaki herkesin bana baktığını hissediyordum.

 Valentine. Hikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin