Ashton'ın arabasında beklerken bana anlattığı onca şeyi başa sarıp duruyordum. Bir polis merkezine gidip tüm bunları anlatmayacağıma nasıl kendini inandırdığını da merak ediyordum. Belki de polislerin zaten göz yumduğu gerçeklerle tanıştırmıştı beni. Ki bu seçenek oldukça olasıydı.
Luke'un babasının da polis olduğunu göz önüne alınca tabi.
İç çekip saçlarımı sağ tarafa attım. Kapıya yasladığım dirseğimden destek alarak başımı avcuma koydum. Dikiz aynasından Ashton'ın hala telefonla konuştuğunu görebiliyordum.
Ona böyle bakınca bana anlattığı o karanlığı ve kötülüğü görmem imkansız hale geliyordu. Yüzünde sakin bir ifadeyle karşı tarafı dinliyordu. Ara sıra kısa cümleler söylüyordu. Ne dediğini duyamıyordum ama dudaklarına bakınca düşündüğüm zaten bu değildi.
Kirli yeraltı dünyası ya da ailesi hakkında sorular sorarken bulduğum cesareti, içimi kemirip duran şeyi sormak için bulamamıştım. O da konuyu açmak için herhangibir girişimde bulunmamıştı. Hiç adil olmayan bir şekilde hem de. Sanki bana o cümleyi hiç söylememiş gibi bu konuda konuşmamak için gizli bir anlaşma yapmıştık.
O kadar gizliydi ki ikimiz de bilmiyorduk.
"Abigail?"
Daldığım aynadan gözlerimi çekerken çoktan sürücü koltuğuna geçmiş Ashton'a döndüm.
"Geldiğini fark etmedim." dedim salakça. Güldü.
"Evet, fark ettim." Gülünce daha çok utanıp gözlerimi ön cama çevirdim. "İyi misin?" dedi bu kez sakince. Derin bir nefes alıp dudaklarımı birbirine bastırdım.
"Sanırım şuan için sağlıklı olan birkaç bira içmem. İyi olmam değil." Ona dönüp kaşlarımı kaldırdım. "Sence?"
Bir şey söylemek için ağzını doldurdu ama son anda vazgeçti. Başını iki yana sallarken arabayı çalıştırdı. "Şarkıyı sen seçebilirsin." dedi gözüyle radyoyu işaret ederken.
Anlaşmamızı bozmama ramak kalmıştı.
•
Yaklaşık yarım saattir masada gergince oturmuş bekliyorduk. Telefonumu bir kez daha kontrol ederken ofladım.
"Hadi ama, bırak mızmızlanmayı." dedi Mike oturduğu sandalyeye iyice yerleşerek.
"Bana geç kalma diyor, kendisi aramalarıma bile çıkmıyor. Üstelik ortalıkta da yok."
"Eminim kendince bir sebebi vardır." dedi Ashton beni rahatlatmak için elini omzuma koydu. Bu hareketi beni gererken, göz ucuyla Michael'a baktım. Gözlerini kısmış Ashton'ın eline bakıyordu.
"Söylesene Ashton, sen Cal'ın nefret ettiği Ashton değil misin?" dedi alt dudağını büzüp.
"Mike." dedim onu uyarmak için.
"Sorun değil, Abby. Tam olarak o Ashton olduğumu biliyorsun. Ne de olsa seninle de az dövüşmedik." dedi Ashton. Şaşkınca dudaklarım aralanırken Michael'a baktım. Tepki vermesini ya da kızmasını beklemiştim. Ama o yarım ağız gülerek yukarı bakıyordu. Başını hafifçe aşağı yukarı sallarken mırıldandığını duydum.
"Evet, evet, eski güzel günler."
Bununla ilgili binlerce soru sormak için ağzımı açmıştım ki bardaki alkışlar beni susturdu.
Herkesin kafasını döndürdüğü küçük sahneye bakışlarımı yönlendirince elindeki gitarıyla Calum'u gördüm. Az önceki şaşkınlığım katlanırken dudaklarımın aralandığını hissettim. Calum kalabalık ve karanlık barın içinde gözlerini dolaştırırken bir yandan da yerine geçiyordu.
