Boşluk, içinde büyüyen bir şeydi. Usul usul genişleyen, ruhun kıyılarını kemiren bir vahşi sular gibi. Bazen bir uyanış anında, bazen kalabalığın ortasında gelip bulurdu onu. Ansızın, ayaklarının altındaki zemin çekilir ve geriye koca bir hiçlik kalırdı.
Bu, sıradan bir yalnızlık değildi. Daha ziyade, kendine yabancılaşmanın soğuk teri gibi yapışıp kalırdı tenine. Bir kuyunun dibinden bakan bir yabancının gözlerinde, kendi yansımasını görmek gibi. Tanıdık ama uzak. Yakın ama dokunulmaz.
O boşluğun içinde daha karanlık bir çekim vardı. Ruhunu sömüren, onu damla damla emip içindeki vahşi çığlığı susturan bir kuvvet. İradesi eriyor, yerine mekanik bir ritim yerleşiyordu. Her nefes, bir başkasının dikte ettiği bir ezgiye dönüşüyordu.
Ve soru, bir hayalet gibi dolanıp duruyordu zihninde: Ruhu çalınmış biri insan sayılır mıydı? Yoksa sadece etten bir makine, duvarları olan bir yokluk muydu? Cevap, Kuzey'in buzulları kadar sert ve keskin bir gerçeği fısıldıyordu: İçindeki vahşi kurt öldüğünde, geriye yalnızca avcıların istediği bir kürk kalırdı.
Bugün yeni okulumda ilk günüm olacağı gerçeğiyle –ya da alarmımın sesiyle– hızlıca yatağımda doğruldum. İlk günden geç kalmak istemezdim doğrusu.
Pileli, dizimin bir karış üzerinde biten lacivert düz eteğimin üzerine, erkeklerle ortak olan beyaz gömleği, lacivert kravatı ve okul armalı lacivert ceketi giydiğimde neredeyse hazırdım.
Annemin benim için hazırlattığı kahveden bir yudum aldım, tatsız yulaf lapasından da birkaç kaşık tırtıkladıktan sonra masadan kalktım. Annemin, tableti üzerindeki bakışları ağır ağır bana döndü. Tabağımın yarısının dolu olduğunu görünce tek kaşını kaldırdı. "Midem çok iyi değil, zorlamasam iyi olacak." Duyduklarından memnun bir şekilde gülümsedi. "Bu okulun diğerlerinden farklı olduğunu biliyorsun. Kusursuz olmalısın. Yoksa kusurunu yakaladıkları an akbaba gibi üstüne üşüşürler." Hafifçe gülümseyip çantamı aldım ve evden çıktım.
Şoförümüzün hazırlamış olduğu lüks siyah Mercedes'in arka koltuğuna göz devirerek oturdum. Çok yakında on sekizime girip ehliyet alarak bu şoförlerden kurtulabilecektim. Gerçi yanımda ikizim olmadan geçireceğim beşinci doğum günüme çok az zaman kalması, beni üzmekten başka bir işe yaramıyordu; ama neyse.
Yol boyunca Leya'ların bize geldiği akşam Efe'nin söyledikleri aklımda dolandı durdu. Söylediklerinden bir şeyler çıkarmaya çalıştıkça daha da karmaşık geliyordu.
Okula geldiğimizi söyleyen şoföre kısa bir bakış attım ve arabadan indim.
"Çıkışta beni aramanız yeterli,efendim. Hemen gelirim."
"Tamam,gidebilirsin."
Bakışlarım okulun bahçesinde dolanmaya başladı. Oldukça büyük bir okuldu; bir üniversite kampüsünü aratmayacak büyüklükte.
Basketbol sahasını gördüğümde gözlerim parladı. Orası sadece bir saha değil, sanki kendime ait olabileceğim bir kaçış noktasıydı. Yanındaki futbol, voleybol ve tenis kortları da dikkat çekiyordu. Her şey son derece modern, şık ve sadeydi. Hiçbir masraftan kaçınılmadığı aşikârdı. Doğan ailesi için bu okul oldukça önemli olsa gerekti. Her şey nizami bir şekilde tasarlanmıştı.
Okulun giriş kapısına bakarken, siyah lüks bir spor arabanın drift yaparak içeri girmesiyle, ben de dahil herkesin gözü o tarafa döndü. Yanımdan geçerken arabanın yavaşlayıp camının açılmasıyla kaşlarımı çattım.
Güneş gözlüğünü çıkarıp bana göz kırpan Efe'ye ve yan koltukta oturup bana gülümseyen Leya'ya baktım. Bu çocukta bir şeyler vardı. Ama ne?
"Naz,ne bakıyorsun? Atlasana!"
"Tamam."
ŞİMDİ OKUDUĞUN
Siyal
Fiksi Remaja~Hayalleri siyah hayatlar içinde kaybolan bir grup genç. ~O geçmişten korkuyordu ama geçmişin derinliklerine dalmaktan da çekinmiyordu. Geçmişte yaşanan acıların geleceğinde verdiği güvensizlik içinde kaybolmak...Kimileri geçmişte hatalar yapıp bede...
