37:Kalpsiz Zaman

75 7 2
                                        


Hastanenin steril, beyaz koridorlarında zaman donmuş gibiydi. Havada dezenfektan, umutsuzluk ve bastırılmış çığlıkların ağır kokusu vardı. Loş ışıklar altında, her biri ayrı bir ıstırap içinde titreyen iki beden vardı: Leya ve Yağız.

Leya'nın dünya kadar güzel, dünya kadar perişan gelinliği hâlâ üzerindeydi. O beyaz danteller, şimdi kederin ve toprağın lekesiyle lekelenmişti. Elleri birbirine kenetlenmiş, tırnakları avuçlarının içine gömülmüştü. Başı öne eğik, omuzları ise görünmez bir yükün altında eziliyordu. Her nefes alışı, ciğerlerine cam kırıkları çekiyormuş gibi acı veriyordu. "Nefes alamıyorum Yağız," dedi, sesi o kadar kırılgandı ki, neredeyse bir fısıltıdan farksızdı. Sanki biraz daha yüksek sesle konuşsa, geriye kalan son parçaları da dağılıp gidecekti.

Yağız ise bir çelik yay gibi gergindi. Ayakta, yoğun bakımın o soğuk, metal kapısının önünde, bir avcı gibi volta atıyordu. Her adımı, betona gömülmek istercesine ağırdı. Gözleri, kapıdaki küçük camdan içeriye, makinelere bağlı iki sevdiklerine dikilmişti. O her zaman kontrolcü, her zaman çözüm bulan Yağız, ilk kez hiçbir şey yapamamanın çaresizliğiyle paramparça oluyordu. Kalbi, göğüs kafesinde ağır ve acılı bir yumruk gibi atıyordu.

"Onlar bizim yüzümüzden..." diye mırıldandı Leya, sesi titreyerek. Cümlesini bitiremedi. Boğazındaki düğüm, kelimeleri boğuyordu. "Düğünümüz için geldiler... Sadece mutlu olmak, bizi mutlu görmek için."

Yağız aniden durdu. Leya'ya döndü. Onun o hali, o güçlü duruşuyla bildiği Leya değil, kırılgan bir cam heykel gibiydi. Yavaşça yanına gitti, diz çöktü. Kollarını, ağlamaktan kızarmış, yeşil denizler gibi ıslak gözlerinin etrafına doladı. "İkimize de bunu yapma, Leya," diye fısıldadı. Sesindeki yumuşaklık, onu tanıyan herkesi şaşırtırdı. "Bu bizim suçumuz değil."

Leya, başını Yağız'ın omzuna dayadı. Titreyen bir nefes aldı. "Abim... Abim düğünümüzde ona evlenme teklifi edecekti. Birlikte planlamıştık her şeyi." İtiraf, bir hıçkırıkla son buldu. Yağız'ın dudakları aralandı, bir teselli, bir umut sözcüğü aradı ama bulamadı. Böyle bir anda hangi kelime yara bandı olabilirdi ki? Kollarında, gelinliğiyle, dağılmış makyajıyla, dünyalarını yıkan bir kadın vardı. Kapının ardındaysa, hayatının anlamı olan iki insan, ölümle dans ediyordu.

Tam o sırada kapı açıldı. Doktorun yüzü, mesleki bir ifadenin ötesine geçememişti, ancak gözlerinin derinliklerinde taşıdığı ağırlık her şeyi anlatıyordu. "İkisinden de nabız alamıyoruz şu an." Soğuk, gerçekçi bir tonla devam etti. "Her şeye hazırlıklı olsanız iyi olur." Gözleri, onların acısına bakmaya dayanamayarak kaçtı.

Leya'nın dudakları titredi. Büyük, masum gözlerinden süzülen yaşlar, gelinliğinin üzerinde karanlık lekeler bırakarak aşağıya aktı. "Şu an müdahale ediyoruz. Kalpler aynı anda durmuş. Şok veriyoruz. Lütfen buradan ayrılmayın." Doktor, aralık kapıdan içeri kayboldu.

Yağız, öfke ve çaresizlikle duvara sertçe yumruğunu indirdi. Knucklel'ları anında kızardı, canı yanıyordu ama içindeki yanık, elindekinden katbekat şiddetliydi. "Benim kardeşim... Benim kardeşim gözümün önünde ölüyor ve ben hiçbir şey yapamıyorum!" diye hırçın bir fısıltıyla haykırdı.

Leya, dizlerinin üzerine çöktü. Parmaklarını birbirine geçirip başını eğdi. Sessizce, için için, tüm evrene bir mucize için yalvarıyordu. Kalbindeki boşluk her saniye büyüyor, Naz'sız ve Efe'siz bir hayat düşüncesi onu içten içe kemiriyordu. Tam onlara, ailesine kavuşmuşken... Hep birlikte yeni bir sayfa açacakken...

Yoğun Bakım Odası

Zaman, burada acımasız bir düelloya dönüşmüştü. Makinelerin monoton bip sesleri, hayat ve ölüm arasındaki savaşın tek soundtrack'iydi.

"Hazır mıyız? Şok!" Doktorun emriyle, Efe'nin göğsü havaya fırladı, ancak monitördeki çizgi inatla düz kalmaya devam etti. Düz, sonsuz, ürkütücü bir çizgi.

"Kız da hâlâ nabızsız! Devam ediyoruz, dereceyi arttıralım. Bir kez daha! Şok!"

Cihazlar yeniden hücum etti. Naz'ın göz kapakları, neredeyse hissedilmeyecek kadar hafif bir titremeyle oynadı. Sonra... yeniden sessizlik. O sinir bozucu, kalbi yerinden sökecek kadar soğuk düzlük.

Ve sonra... bir 'bip'.

Ardından hemen bir diğeri.

Düzensiz, zayıf, ama inatla vuran bir ritim.

"Adamın... Kalbi geri döndü!"

"Kadının... Kalp ritmi geri geldi!"

Oda, kolektif bir iç çekişle doldu. Tıp, bir kez daha, umudun en zayıf olduğu yerde inatla direnmişti.

Koridorda, kapı yeniden açıldı. Bu sefer doktorun yüzündeki ifade farklıydı. Yorgunluğun üzerine, belli belirsiz, zaferle karışık bir rahatlama oturmuştu. "İkisi de döndü. Kalp atışları düzene girmeye başladı. Şu anlık tehlikeyi atlattık."

Leya, önce derin, hıçkırıklı bir nefes aldı. Dizlerinin üzerine çöktüğü yerden doğrulamadı, sadece başını kaldırdı. Gözlerinden süzülen rahatlama gözyaşları, yanaklarındaki kirli izleri temizliyordu. Sadece, için için şükrediyordu.

Yağız ise birkaç adım geriledi, sırtını soğuk duvara dayadı ve başını gökyüzüne doğru kaldırdı. Gözleri doluydu, yorgun yüzünde, zaferle hüznün garip bir karışımı olan bir gülümseme belirdi.

"Geri geldiler..." diye fısıldadı, sesi tüm savaşın yorgunluğunu taşıyordu.

Yağız, Leya'ya doğru yürüdü, onu yerden kaldırdı ve kendine çekti. Başının tepesine, yumuşak, koruyucu bir öpücük kondurdu. "Bizi bırakmadılar," diye mırıldandı, sesi Leya'nın saçlarına karışarak. "Bize döndüler. Şükürler olsun."

Leya başını onun göğsüne gömdü, sarsıla sarsıla ağlıyordu. "Efe onsuz, Naz onsuz yaşayamazdı zaten," diye hıçkırdı. "Onlar ya birlikte dönerdi ya hiç."

"İyi ki birlikte döndüler," diye tamamladı Yağız, onu sıkı sıkıya sarılarak.

Ve o anda, hastane koridorunun acımasız ışıkları altında, iki yorgun kalp, kapının ardındaki iki kalbin yeniden atışını kutluyordu. Savaş bitmemişti, ama en kritik muharebe kazanılmıştı. Ve hayat, en kırılgan anında bile, inatla devam ediyordu.

Siyal Bağımlısı olacağınız hikayeler. Şimdi keşfedin