15. Bölüm - Kanayan Kalbim -

10 4 0
                                    

(Berk'in anlatımıyla.)

1 Hafta Sonra...

Hepimiz insan değil miydik? Önce büyür, sonra da ölür... Ama insanoğlu için büyümek öyle kolay olmadı hiçbir zaman; biz kendimizi anlatmak istedik bizi dinlemediler. En son bizde pes ettik ve kendimizi anlatmak istemedik.

Hayatın, bütün yükünü sırtında taşıyan insanlar var değil mi? İlla ki vardır. Bende bu zamana kadar hayatın bütün yükünü sırtımda taşıdım, insanlar yükümü hafifletmek yerine yüküme bir yük daha bindirdiler. Böyle olunca, insan bir yerden sonra pes eder diyorsunuzdur değil mi? İşte ben pes etmedim ama eder miyim orası muamma.

Nisa günlerdir uyanmıyordu, belki de hiçbir zaman da uyanmayacaktı ama eğer uyanırsa onun için her zaman burada, bekliyor olacaktım... Eğer ölürsede, bende ölmüş olacaktım. Belki ben ölsem, o ölmezdi fakat o ölürse benim için yaşamanın bir anlamı kalmazdı.

Bir hafta boyunca hastaneden eve, evden hastaneye gidip geliyordum ama daha çok hastanede vakit geçiriyordum, belki bir umut uyanır diye...

Şimdi ise hastane koridorlarında bir koltuğa oturmuş onun uyanmasını bekliyordum. Bir yandan acı çeken insanların bağırış sesleri, bir yandan da ölen insanlar için acı dolu feryatlar...

"Hâlâ uyanmadı..." diye bir ses duyduğumda korkarak hemen başımı sola çevirdim

"Korkutmadım seni değil mi? Ne de olsa bir hafta boyunca burada beraberdik ama doğal olarak hâlâ alışamamış olabilirsin." dediğinde bakışlarımı yere çevirdim.

"Alışamadım onun gidişine." dediğimde güldü.

"Ölmüş gibi konuşuyorsun." dediğinde omuz silktim.

"Belki de hiç uyanmayacak." dediğimde o da benim gibi omuz silkti.

"Bunu bilemeyiz." dediğinde bakışlarımı ona çevirdim.

"Tam bir haftadır komada değil mi?" diye sorduğumda gözlerinin dolu dolu olduğunu gördüm.

"Biliyorum benim suçum ama-" diye cümleye başladığında yarıda kestim.

"Senin suçun zaten. Bunun bir bahanesi olamaz, bir bahanenin arkasında saklanmaktan vazgeç!" diye uyardığımda gözlerindeki yaşlar bir bir yanaklarından süzülmeye başladı.

"B-ben çok özür dilerim." dediğinde ellerinin iç kısmıyla gözlerini kapatarak ağlamaya başladı.

"O bir daha uyanmayacak." dediğimde daha çok ağlamaya başladı. Ağlamaktan boğuklaşmış sesiyle konuşmaya başladı.

"Ağlama demeyecek misin?" diye sorduğunda, başımı iki yana salladım.

"Ağla, bazen ağlamak iyidir..." dediğimde omuz silkti.

"Bazen mi? Oysa ki ben her zaman ağlıyorum." dediğinde şaşırmamı gizleyemedim.

"Neden?" diye sorduğumda başını kaldırıp bana baktı. Gözlerini kıstı, kıstı ve sanki daha çok kısması mümkünmüş gibi daha çok kıstı.

"Böyle bir insan olduğum için olabilir mi? Şu hâlime bak, birisi görse acır bana!" diye hayıflandığında başımı aşağı yukarı salladım.

"Evet, çünkü acınası hâldesin." dediğimde kıstığı gözlerini irice açarak bana baktı.

"Haklısın." dediğinde bakışlarını benden çekti ve karşısındaki odaya, yani Nisa'nın bir hafta boyunca yattığı hatta yatmaya devam ettiği yere bakıyordu.

Adım sesleri duyunca başımı çevirip o yöne doğru baktım ve gördüğüm kişiden dolayı bakışlarımı tekrardan kapıya çevirdim.

"Hey millet! Nasılsınız?" diye keyifli bir sesle sorduğunda sinirlerimin bozulduğunu hissettim, bu adama katlanamıyordum. Sanki Nisa'yı komaya sokan Miraç'mış gibi sinirliydim ona.

LavantaHikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin