Gariptir ki, onu gördüğümde uzun zamandır kayıp olanın ben olduğunu hissetmiştim. Gerilim parmaklarımdan tüm vücuduma yayılıyorken rüzgar tenimi yalıyordu. Üzerimde çekingenlik ve hissettiğim titreme algımı köreltiyordu. Çekingen adımlarla onun yanına yaklaştığımda nefesimi uzun zamandır tuttuğumu fark etmemiştim. Oydu. Canlı, kanlı karşımda duruyordu. Yutkundum. Sanki sesimi bulamıyordum.
"Hao! Uzun zamandır seni bekliyordum. Öncelikle sana bu şelaleyi göstermek istiyorum. İçinde yüzebilir ve oynayabiliriz," heyecanlı hali sesine yansırken ardı ardına konuştu. Gözlerim doldu. Öyle bir andı ki nefes alamadığımı hissettim. Ciğerim yanıyordu. Benim bu halime şaşırmış olmalı ki bana yaklaşıp aramızdaki mesafeyi kapattı. Elini suyun içine daldırıp bana biraz fışkırttığında kendime gelmiştim.
Küçük bir çocuk gibi benimle oyun oynamak istiyordu.
Kendimi kontrol edemeyip ağlamaya başladığımda hızla arkamı döndüm. Beni ağlarken görmesini istemiyordum. Titreme bu sefer dudaklarımı ele geçirmişti. Ağlarken bir yandan da titremem yüzünden sarsılıyordum.
"Suyun içine girersen ağladığını görmem," daha deminkine göre heyecanlı olan sesi gitmiş yerine durgun bir ses tonu gelmişti. Beni görmek istediğini biliyordum. Kendime birkaç saniye verdikten sonra ona dönüp kendimi suyun içine bıraktım. Yüzümü ıslattığımda artık ağladığımı istese de anlayamazdı.
"Neden ağlıyorsun? Yine oyuncağımı mı almak istiyorsun? Al, senin olsun. Ben artık oynamak istemiyorum zaten."
Sanki hiç zaman geçmemiş de biz eski halimize dönmüşüz gibiydi. Eskiden onun oyuncaklarına sahip olmak istediğimi bile hatırlıyordu. Konuşacak cesaretim yoktu. Usulca ağlıyordum. Yapacak başka bir şeyim yoktu.
"Uzun zamandır yoktun. Şimdi geldin ama konuşmuyorsun. Oysa ben de seninle vakit geçireceğimiz için mutluydum." Yüzü düşmüş, dudaklarını sarkıtmıştı. Ne diyebilirdim? Ona ne söyleyebilirdim ki? Jiwoong haklıydı. Sanırım ben de onunla yüz yüze gelmeye hazır değildim. Kursakta kalan hevesten korkmalıydım.
"Hoon, ben özür dilerim." Ağzımdan çıkan tek cümle buydu. Söylemek istediğim çok fazla şey olmasına rağmen iki dudağımın arasından sadece bu cümle çıkmıştı.
"Neden?" Merakla başını kaldırıp bana baktı. Yan yana suyun içinde duruyorduk. Sırtımızı suyun içindeki kayaya yaslamış şelalenin akışına bakıyorduk. "Sürekli senin sahip olduğun şeylere sahip olmak istediğim için," elini omzuma koyup kocaman gülümsedi.
"Hey, sorun değil. Dedim ya, ben sıkıldım zaten. Her şey senin olabilir." Başımı ona çevirip gözlerinin içine baktım. Gözleri bana baktığı için pırıldıyordu.
"Ama artık ben de onlara sahip olmak istemiyorum."
Yüz ifadesi birkaç saniye yüzünde asılı kalsa da omuz silkip elini suyun içinde gezdirdi.
"Maalesef ki onlara birisinin sahip olması lazım. Sahipsiz kalırlarsa kaybolurlar." O oyuncaklardan ya da başka şeylerden bahsediyordu ama benim değinmek istediğim şey onun hayatıydı. Onun hayatına sahip olmamdı. O belki anlamıyordu ama benim konuşmaya, anlatmaya ihtiyacım vardı.
"Peki ya sahipleri de onlara sahip çıkmazsa? Yine kaybolmazlar mı?" Bir süre yere bakıp dediğimi düşündü. "Doğru söylüyorsun sanırım artık bu konu hakkında hiçbir şey yapamayız. Kaybolan şeyleri geri getiremeyiz." Ama o kaybolduğu halde ben onu bulmuştum. Yüzüme yerleşen tebessümle ona cevap verdim. "Çok iyi ararsak onları bulabiliriz," yine gözleri parlayarak bana baktı. "Gerçekten mi?" Başımı salladım.
ŞİMDİ OKUDUĞUN
2 kids | haobin
Fanfiction- Hao ve Hoon ikiz olmalarına rağmen anne ve babalarının boşanması sonucu farklı yaşam tarzlarında büyümüş iki çocuktur. Bir gün Hoon'un ölüm haberiyle, Hao onun yerine geçer. Ve Hao o çok istediği Hoon'un hayatının bir cehennem olduğunu ancak ailey...
