Kendimi zor bela toparlayıp içeri geçtim, dağılan mutfağa gittiğimde tek dağılanın mutfak olmadığını gördüm. Erdal o dağınıklığın önünde, kırık tabakların arasında oturuyordu.
Yanına gittim yavaşça, yine dümdüz önüne bakıyordu. Solgundu, ağlamaktan güçsüz düşmüştü.
Yüzüne bakmadan onu kolundan tutup canını acıtmadan ayağa kaldırmaya çalıştım, cüssesi zarif olmadığı için kucağıma bile alamıyordum. Belinden tutup ayağa kaldırdım. Bu sefer direnmiyordu, gücü yoktu.
Ayağa kalktığında onu camların arasından yürütemeyeceğim için bir kolumu iki bacağına, diğerini de beline koyarak havaya kaldırıp kucağıma aldım. Ağır değildi, zaten yemek yemediği için kilosu azalmıştı epeyce.
Kafası yerinde olmadığı için belki, belki de kokum onu güvende hissettirdiği için bilemiyorum, kafasını göğsüme koydu elini de onun üstüne. Dişlerimi sıkarak mutfaktan dikkatli bir şekilde çıktım.
Onu yatak odasına götürmeyi yine reddedip koltuklara ilerledim. Saatler önce uyandığı koltuğa uzandırdım, kahverengi gözleri acıktı ama öyle yorgun düşmüştü ki tepki bile vermiyordu. Vücudu benden ayrıldığında sanki titredi, o an etrafına kısaca baktı ama yine de tepki vermedi.
Bir doktor getirmem gerekiyordu, böyle olmayacaktı.
Bacaklarını birbirine çekip, elini de hemen kafasının yanına koydu. Gözleri yine dalıp gitmişti ama bu sefer bir şeyler düşünüyordu belliydi.
O sırada zil çaldığında elimi saçına atıp okşamak üzereyken durdum, kafam kapıya döndü. Kimin geleceğini bilmiyordum, Akif'e ise gelmemesi gerektiğini çok net belli etmiştim.
Zil ısrarla çaldığında bebeğimi koltuğun üzerinde bırakıp kapıya ilerledim, mercekten baktığımda orta yaşlarda bir adamın kapının önünde durduğunu gördüm. Daha önce görmediğim biriydi. Kaşlarım çatılırken üzerimi düzelttim, yüzümdeki kuruyan yaşları sildim.
Göz ucuyla salona baktım, Erdal aynı şekilde uzanıyordu.
Bir elimi silahıma atıp, diğeriyle kapıyı açtım. Silahımın olduğu taradı kapının ardında bıraktım. Kapıyı açtığım an adamla göz göze gelince bir adım geriye gitti.
"Buyurun?" dedim kalın sesimle, adam benim gibi birini görmeyi beklemiyordu sanki.
"Kusura bakmayın rahatsız ettim, az önce evinizden bağırış sesleri geliyordu. Tüm apartman kapılara çıktı, yönetici olarak beni gönderdiler. Bir problem mi var?"
Adam konuştuğunda göz ucuyla apartman koridoruna baktım, alt kattan biri kafasını uzatmış bakarken benim baktığımı görünce anında içeri kayboldu. O sırada yeniden adama döndüm.
"Sorun yok." dedim sadece, eminim ki çok ses gitmişti. Polis çağırmadıklarına şükür ediyordum.
"Peki o sesler neydi?" benden kısa olan adam merakla sorduğunda, bakışlarım sayesinde saniyesinde sorduğuna pişman olmuş gibiydi. Elimi silahtan çekip kapıyı tamamen açtım. Şimdi uzun boyum daha çok belli oluyordu, adam bir adım daha çekildi.
"Eşimle ufak bir tartışma yaşadık," dedim açıklama gereği duyarak, o seslerin sebebini güzel bir şekilde açıklayamazdım. "Hallettik."
"Öyle mi..." dedi adam, ardından kafasını salladı. "Burası uzun süredir boştu, siz yeni geldiğiniz için pek tanımıyoruz o yüzden endişeye düştük. Kusura bakmayın."
Bu rezidans tarzı yerde de hâlâ böyle meraklı komşular olabiliyormuş demek ki.
"Sorun değil." kapıyı kapatmaya meyillenmiştim ki adam dudaklarını araladı.
"Eşiniz iyi mi?" benden korksa bile sordu.
Muhtemelen eşime zarar verdiğimi düşünüyordu.
"İyi, iyi." dedim ama emin olmuş muydu emin değildim.
Adam birkaç saniye içeri gözü kaydı, gülümsüyordu ama korkudandı. Ardından kafasını salladı. "Peki o zaman, iyi günler size."
"Eyvallah." adamın arkasını dönmesini bekledim, gözünü içeriden ayırmıyordu. Arkasını döndüğünde saniyeler sonra kapıyı kapattım.
"Sikeyim..." dedim, muhtemelen bu adam rahat bırakmayacaktı.
İçeri geçtim, boş koltukta duran telefonumu elime alıp Akif'in numarasını aradım. O sırada gözüm Sarı'nın üzerindeydi. Gözlerini bana çevirmiş bakıyordu, solgun hali gitmişti.
"Alo, kardeşim?" Akif endişeyle açtı telefonu.
"Akif biz bu evden çıkıyoruz, komşulara ses gitmiş muhtemelen polisi falan arayacaklar hatta belki aramış olabilirler. Sen birini gönder içeriyi temizlesin."
"Erdal'a bir şey mi yaptın?" dediğinde kaşlarımı çattım.
"Saçma sapan konuşma sikerim belanı."
Sarı bebeğime ne yapabilirdim ben amına koyayım?
"Sinirlenme, tamam. Gittiğin yeri haber et."
Hiçbir şey söylemeden sinirle telefonu kapattım, her şey üst üste geliyordu. Telefonu cebime sıkıştırdım, sakin olmam gerekiyordu.
O sırada bana bakan çocuğa gözlerim kaydı, yanına gidip tam önünde durdum ve eğildim.
"Bebeğim buradan gitmemiz gerekiyor," dedim saçlarını okşarken, onu bırakmaya hiç niyetim yoktu. Normal bir kafada değildi ve ne yapacağı belli olmazdı. "Bana zorluk çıkarma, olur mu?"
Sarı gözlerimin içine uzun uzun baktı, ardından hiç beklemediğim bir şekilde vücudunu kaldırdı. Afallamıştım, bu kadar kolay ikna olacağını düşünmüyordum.
Tamamen ayağa kalktığında afallasam da yine de hızlı davranıp onun ve kendimin ceketini aldım. Onunkini giydirirken elimden kurtulup kendisi giydi.
Kendi ceketimi de giydikten sonra beraber kapının önüne gittik, muhtemelen şimdi tüm komşular kapının önündeydi. Bu yüzden yangın merdiveninden çıkacaktım.
Kapıyı açtım, ilk etrafa bakıp daha sonra Erdal'ın eline uzandım. Elini tuttuğumda geri çekmedi, parmaklarımızı birleştirdim. Elimi sıkıca tuttu.
O an tüm gerginliğim gitmişti, sarıya özlem dolu bakış attım ama o dümdüz önüne bakıyordu. Yutkundum, kapıyı kapattım. Hemen yanda duran yangın merdivenine ilerledim, el ele içeri girdik.
Merdivenleri yanıp sönen ışıkların altında inmeye başlarken, o sadece bana uyum sağlıyordu.
"Seninle dalga geçmedim ben solcu." dedim merdivenleri inerken. Hiçbir şey demedi, sadece basamakları iniyordu.
"Senin canının üzerine yemin ederim, dalga geçmedim." dediğimde duraksadı, gözlerimin içine baktı. Sanırım bu sefer inanmıştı ama sesini çıkarmadı yine de. Bakışlarını önüne çevirdi, inandığı için biraz daha rahatladım.
Yorucu merdivenleri bitirdikten sonra kimseye görünmeden dışarı çıktık, karanlık çökmek üzereydi. Normalde elini bırakmam gerekiyordu ama uzun süredir bu anı beklediğim için bırakamadım.
Arabama ilerlerken etrafa bakınıyordum, arabanın önüne geldiğimizde mecburen bıraktım. İlk onun kapısının açıp bindirdim, daha sonra ise sürücü koltuğuna geçtim. Kapıyı kapatıp arabayı çalıştırdım, siteden ayrılırken hemen ardımızdan bir polis aracının siteye girdiğini gördüm.
Ve sonra da Akif'in arabasını. Muhtemelen o bir şekilde halledecekti.
Normal bir zamanda olsa böyle bir şey sıkıntı olmazdı ama şimdi gizli bir görevdeydim ve bu şekilde yakalanırsam başım belaya girecekti. Bir komutan olarak suçlu gibi kaçmak zoruma gitse de böyle yapmak zorundaydım, zorundaydık.
Göz ucuyla sarıya baktım, akıp giden yolu izliyordu sessizce, sakince.
Hem de şaşırtıcı bir sakinlikle.
***
Bunlara öyle yazma hevesim var ki....
Erdal napacan Erdal
