Bu arada, Selin ile Nehir arasında Salim’in geri dönüşüyle ilgili konuşmalar başlamıştı. Selin, Salim’in tehlikeli biri olduğunu düşünüyor ve Nehir’i onun planlarına karşı uyarıyordu.
Selin: "Salim geri döndü. Ama bu sadece bir iş anlaşması değil, biliyorsun değil mi?"
Nehir: "Biliyorum. Ama benim hayatımda bir tehdit oluşturmasına izin vermeyeceğim."
Selin: "Ona fazla güvenme, Nehir. Deniz bile bu oyunun bir parçası olabilir."
Nehir, Selin’in haklı olabileceğini düşündü. Ancak, Salim ile olan bağını tamamen koparamıyordu.
Hava soğuktu ama Nehir, kafede oturmuş bir fincan kahveyle zihnini toplamaya çalışıyordu. Etrafında insanlar, kendi telaşlarında kaybolmuştu. Salim’in dönüşüyle başlayan kaos, Nehir’in ruhunda fırtınalar estirmişti. İçindeki huzursuzluğu bastırmaya çalışırken bir gölge kapıdan içeri girdi.
O gölge, Sumru’ya aitti.
Sumru, kafeye kendinden emin adımlarla girdi. Üzerindeki zarif paltoyu yavaşça çıkardı ve dikkatle etrafına baktı. Nehir onu fark etmemişti. Ancak Sumru’nun gözleri, doğrudan Nehir’e kilitlendi.
Sumru, yüzünde alaycı bir gülümsemeyle ağır adımlarla Nehir’in masasına yaklaştı. Nehir, başını kaldırıp onu gördüğünde bir an için kanı donmuş gibi hissetti.
Sumru: (Sakin ve soğuk bir sesle) "Uzun zaman oldu, Nehir. Seni burada bulacağımı tahmin etmezdim."
Nehir, ne diyeceğini bilemeden Sumru’nun yüzündeki soğuk ifadeye baktı. Tam bir şey söylemek üzereyken, Sumru devam etti:
Sumru: "Asıl sorun şu… Sen hâlâ benim kim olduğumu anlamadın, değil mi?"
Sumru masaya eğildi ve alçak bir sesle ekledi:
Sumru: "Ama yakında anlayacaksın."
Sonra, doğrulup hiçbir şey olmamış gibi uzaklaşmaya başladı. Nehir, peşinden bakarken içini tarifsiz bir korku kapladı. Kafasında binlerce soru vardı, ama tek bir cevabı bile yoktu.
Kamera dışarı kayar:
Sumru, kafenin kapısından çıkarken bir telefon çıkarır ve hızlıca bir mesaj yazar. Kamera ekrana odaklanır:
"Herkes yerini alsın. Oyun başlıyor."
Kamera tekrar Nehir’e döner. Nehir, başına geleceklerin farkında olmadan boş bir şekilde fincanına bakmaktadır.
Sumru, kafenin kapısından dışarı çıkarken, soğuk rüzgar yüzüne çarptı. Etrafına bakmadan yürümeye devam etti. Aklında Nehir ile olan konuşmanın yankısı vardı. Fakat tam köşeyi döndüğünde beklenmedik bir şekilde birine çarptı.
Sumru: (Hafif sinirli) "Dikkat etsene! Gözlerin... Salim?"
Salim, karşısında duran Sumru’ya şaşkınlıkla baktı. İlk birkaç saniye hiçbir şey söyleyemediler. İkisi de anılarında dolaşıyor gibiydi. Salim’in bakışları yumuşadı, Sumru ise alışık olduğu sert ifadesini korumaya çalıştı.
Salim: (Sessiz ve derin bir sesle) "Merhaba, Sumru."
Sumru'nun nefesi hızlanmıştı, ancak bunu belli etmemeye çalıştı.
Sumru: "Dönmüşsün."
Salim: (Gülümser) "Senin şaşkınlığın bir iltifat gibi geliyor. Beni hâlâ unutamamışsın demek ki."
Sumru, bir an tereddüt etti, ardından soğukkanlılığını toparladı.
Sumru: "Bana iltifat mı ediyorsun yoksa hâlâ aynı kibirli adam mısın, Salim?"
Salim, bu kez ciddi bir ifadeyle yaklaştı.
Salim: "Beni nasıl hatırlıyorsun bilmiyorum, ama değiştim. Hayat, insanı başka biri yapabiliyor. Tıpkı seni yaptığı gibi."
Sumru, bakışlarını kaçırdı. Onun sesi hâlâ eskisi gibi, etkileyiciydi. Ancak bunu kabul etmeyecekti.
Sumru: "Ne yapmaya çalışıyorsun? Geçmişi geri mi getireceksin?"
Salim: (Sessizce) "Geçmiş zaten hep burada, Sumru. Bizimle birlikte. İstesen de istemesen de."
Aralarındaki gerilim artık gözle görülür hale gelmişti. Fakat bu gerilim, bir çatışmadan çok eski bir bağın yankısıydı. Salim, bir an duraksadı ve ekledi:
Salim: "Bir kahve içmek ister misin? Eskilerden konuşmak için değil, belki geleceğe bir pencere açmak için."
Sumru, beklemediği bu teklif karşısında şaşkındı. Bir an düşündü, ama kendine engel olamadan cevap verdi:
Sumru: (Kısık sesle) "Sadece bir kahve."
Salim gülümsedi ve eliyle yakınlardaki bir kafeyi işaret etti. İkisi yan yana yürümeye başladığında, ikisinin de içinde farklı bir sıcaklık yükseliyordu. Yılların aralarına koyduğu mesafeyi, birkaç dakikalık bir konuşma bile eritebilecek kadar güçlü bir bağ hâlâ oradaydı.
