3. BÖLÜM: "TURUNCU"

3K 79 3
                                        

-ALEX-

Kütüphanede yaptığım araştırmada kafamı karıştıracak birkaç şey daha buldum. 1814'te İngiltere, Salem civarında yaşanan büyük katliamı tarih dersinde işlemiştik. Katliamın yapılma sebebi, insanların arasında bazı büyücülerin olduğuna inanılmasıymış. Büyü yaptığı düşünülen insanları yakalayıp önce işkence ederlermiş, daha sonra da öldürürlermiş.

Bir gün bir büyücü yakalanacağını anlayınca, kendi soyundan geldiği için küçük kızını da bulmalarından ve onu öldürmelerinden endişelenmiş. Çünkü büyücü olduğunu düşündükleri kişinin ailesini de yok ederlermiş. Cadının sadece kızını kurtarabilecek gücü ve zamanı varmış. O da onu insanları kolaylıkla atlatabilecek bir şeye dönüştürmüş.

Bir vampire.

İşte vampir ırkları ve onların gizem dolu öyküleri böyle başlamış. Vay be! Kimin aklına gelirdi?

Kitabı rafa tekrar koyarken bu kadar bilginin Bayan Keaton için yeterli olmasını umuyordum.

Bu sırada omzuma bir elin dokunduğunu hissettim. Arkama döndüğümde kısa süreli bir kalp krizi yaşadım. Effy tam karşımda duruyordu. Zorlukla yutkunup nefes alabildim ve konuşmaya başladım.

"Hey, beni korkuttun."

Gökyüzünü andıran masmavi gözleri vardı. Dalgalı, açık renk saçlarını eliyle arkaya atarken burnuma gelen kokudan şampuanının vanilyalı olduğunu tahmin ettim.

"Üzgünüm, seni burada görünce şaşırdım Alex." dedi yüzü kızarırken.

"Tarih ödevim için araştırma yapıyordum, sen n'apıyorsun burada?" dedim merakla masmavi gözlerinin içine bakarken.

"Birkaç kitap almak için geldim." dedi ve sıcacık gülümsemesini gösterdi.

"Kendini fazla yorma." dedim boynunu göstererek. Hala çok solgun görünüyordu.

"Önemli bir şey değilmiş zaten." dedi omuzlarını silkip.

Bu sırada aklıma bir soru takıldı.Acaba o da buralarda mı oturuyordu?

Kendimi tutamayıp "Evin yakında mı?" diye sordum. Bu soruyu beklemiyor olacak ki ilk başta duraksadı ama sonra aynı sevecenliğiyle cevap verdi.

"Ah, evet. Hemen karşıdaki bina." dedi pencereden gözüken gri renkli binayı gösterip. Ardından bir şey hatırlamış gibi konuşmaya devam etti. "Bu arada bugün sana doğru düzgün teşekkür edebilme fırsatım olmadı. David'in kusuruna bakma, bazen çok patavatsız olabiliyor, aslında her an patavatsız olabilme kabiliyetine sahip." dedi gözlerini devirip.

"Hiç sorun değil, bir işim yoktu zaten." diyerek yalan söyledim. Tam tersine, çok işim vardı, ilk günden okulu asmıştım onun için. Ama elbette bunu ona söylemedim ve kibar bir şekilde ekledim. "David'le de bir problemim yok."

"Tamam o zaman, hoşça kal." dedi ve bir şey dememe fırsat bırakmadan arkasını dönüp uzaklaştı. Bir anda ne olmuştu böyle? Acaba yanlış bir şey mi söylemiştim?

O gözden kaybolana kadar onu izledim ve kütüphanenin kapısından çıktığı an ben de daha fazla vakit kaybetmeden eve doğru yola koyuldum.

Eve geldiğimde annemin alışverişte olduğunu belirten bir not bıraktığını gördüm. Saate baktım, dokuz gibiydi. Odama yürüdüm ve kendimi yatağa attım.

Aklımda Effy vardı. Emma onun hakkında 'havalı' demişti, bence tam aksine çok canayakın bir kız gibi duruyordu. Yine de neden bir anda böyle davrandığına bir açıklık getirememiştim.

İşte o an Emma aklıma bir şimşek gibi çaktı. Telefonum okulda kalmıştı ve eminim ki milyon tane çağrı bırakmıştı. Bir sonraki gün bana yapacaklarını düşündükçe aklıma pek iç açıcı olmayan sahneler gelse de bunları kafamdan kovmaya çalıştım. Başka şeyler düşünmek istiyordum; mesela o kızı...

Effy'i...

Ve bu ilginç günü.

---

Sabah her zamanki gibi, çalan alarmıma ve okula lanet ederek yatağımdan kalktım. Bir kahvaltı bile yapmadan evden çıktım ve durağa doğru ilerledim. Otobüsü beklerken sıkıldığımı bildiğim için evden çıkarken mutlaka kulaklığımı yanıma alırdım. Ama maalesef telefonum hala okuldaydı. Bu nedenle yol oldukça sıkıcı geçecekti.

Bir arabaya ciddi anlamda ihtiyacım vardı.

Yoldan geçen arabalara aldırmadan sonunda durağın önünde duran otobüse bindim ve arka koltuklara doğru ilerledim. Yer olmadığı için ayakta gitmek zorunda kalacaktım.

Bu sırada değişik bir tip gözüme çarptı. Parlak turuncu saçlı, üzerinde göbeğini açıkta bırakan Guns N' Roses tişörtlü dikkat çekici bir kız vardı.

Ona baktığımı fark ettiği anda hemen bakışlarımı kaçırdım. Bir müddet sonra tekrar göz göze geldiğimizde bana bakıp göz kırptığını fark ettim. Belki de bana öyle gelmişti, bilmiyorum. Bu birkaç kez daha tekrarlandıktan sonra artık emin oldum. Kesinlikle bana göz kırpıyordu!

Önümdeki birkaç kişinin inmesiyle kız bana doğru yaklaştı. Yanıma geldiğinde yüzüme baktı ve gülümsedi. Derdinin ne olduğunu kesinlikle bilmiyordum.

Bir süre sonra aynı durakta indik, anlaşılan aynı okuldaydık, fakat bu turuncu saçlı kızı daha önce hiç görmemiştim. Belki de dikkat etmemiştim.

Okula doğru yürürken hala yanımda olduğunu fark ettim. İyice bana doğru yaklaştı ve neşeli ses tonuyla konuşmaya başladı.

"Selam ben Sarah, sen de şu yakışıklı çocuksun. Alex'ti değil mi?"

"Adımı nereden biliyorsun?" diye sordum şaşırarak. Bu aralar kimse adımı ağzından düşürmüyordu.

"Seni tanımayan mı var? Golden Hills'in en taş çocuğuyla konuşuyorum şu an." dedi gözlerini kocaman açarak.

İtiraf ediyorum, bu kadar iltifat alınca koltuklarım kabardı. Bir yandan da okula yürümeye devam ediyorduk.

"Sen de mi Golden Hills'tesin?" diye sordum öylesine konu açmak için. Son sınıf olsa tanırdım.

"Evet, ikinci sınıfım, Sarah Granger." dedi gülümseyerek.

Bir saniye...

Ne demişti?

"Granger mı dedin sen?" diye sordum kulaklarıma inanamayarak.

"Evet, müdür Granger'ın yeğeniyim, pek gurur duymuyorum bununla." dedi alayla karışık.

Nedense bu kızın da Granger gibi kaçık olduğunu söyleyen iç sesime ben de hak vermiştim, kim tanımadığı biriyle bu kadar rahat olabilirdi ki?

"Hadi, geç kaldık." dedi ve gülümseyip önümden kıvırtarak yürümeye başladı.

İlk dersin bitimine yirmi dakika kaldığını fark edip kantine gitmeye karar verdim. Bir şeyler yiyip ikinci derse girerdim. O da aynı şekilde düşünmüş olmalı ki benimle beraber geldi.

Kantine doğru yürürken birden beni bir odaya çekti. Sanırım hizmetlinin odasındaydık.

Kollarını boynuma doladı ve beni öpmek için dudaklarıma doğru yaklaştı, benden bir hamle bekliyordu sanırım. Ama yaptığım tek hamle onu kendimden uzaklaştırmak oldu.

"Hey, n'apıyorsun?" diyecek oldum ki tekrar bana doğru yaklaştı ve kollarını boynuma doladı.

Hiç beklemediğim bir anda açılan kapı ise kötü şeylerin habercisiydi.

Bu hiç iyi olmamıştı, hem de hiç!

---

SONSUZBağımlısı olacağınız hikayeler. Şimdi keşfedin