Oy ve yorumlarınızı eksik etmeyin, şimdiden teşekkürler! ❤
Bölüm şarkıları: Daniel Licht - Dishonored 2 Main Theme
Henry Jackman - Sic Parvis Magna
tnbee - Fontaine's Overture
Bir ortamda hoş karşılanmamaya çok alışıktım. Ne de olsa hayatım uzun bir süre bu şekilde geçmişti. Kendi yalnızlığım beni boğsa da kendimi bu ortamlarda savunmam gerektiğini çok zor bir yoldan öğrenmiştim. Benim için önemli olan şey, süreç değil sonuçtu.
Ateş, beni gruba karşı savunurken onda Güneş'in ruhunun kırıntılarını buldum sanki. Gözlerindeki ifade, onun beni korumaya çalıştığı her zamanki duruşuna çok benziyordu. Yıkılmaz. Kendinden emin ve en önemlisi.
Karşısındakine de bunu göstermekten asla çekinmeyecek bir ifadeydi o.
Ateş'in cümlesi ortamı sessizleştirse de bu, Deniz'in attığı kahkahayla bölündü. Kahkahası, bizimle alay ediyordu. Bunun gerçekliğine inanmıyordu. Karnı gülmekten ağrımış olacak ki ellerini karnına bastırdı. Rüzgar'ın şaşkın bakışları, gözlerinin kısılmasıyla kızgınlığa evrildi. Ateş'in bakışları da ondan farklı değildi.
Ben ise sadece öylece duruyordum. Sürprizi bünyem yedirmeye çalışıyordu ama cümle, gerçekten gülünecek bir cümleydi.
Ateş gibi kendini savunmayı bilen bir adamın benim korumama neden ihtiyacı olsundu ki? Grup da benimle aynı şekilde düşünüyor olacak ki Bahar'ın şaşkınlığı, kafa karışıklığına döndü ama Alev, daha da gerildi sanki. Duruşu kaskatıydı ve esmer teni güneşin altında parlarken koyu kahveye kaçan saçları, pencereden giren rüzgarla savruluyordu.
Buna rağmen duruşunda tek bir değişiklik yoktu.
"Sen ve özel koruma?" Deniz daha da gülerken Ateş'in dayandığı deri koltuğa tırnaklarımı geçirdim. Bir sonraki cümlesini tahmin etmiştim çünkü. Deniz beni göstererek "Hem de bu kızı bunun için tutuyorsun, ha?" Üzerine bastığı şeyin onu öldürebileceğine bile inanmamış olacak ki Deniz'e doğru yürüdüm. Attığım her adımda gerginliğim bacaklarıma sarıldı. "Seni yere sermem üç saniyemi bile almaz." Gözlerimdeki ifade sahte neşesini tamamen yok etti ama yine de bu, beni durdurmadı. "Öldürmemle beraber sadece beş saniyelik bir zaman kaybından ibaret olursun." Kollarımı göğsümde kavuşturduğumda yeşil gömleğim kırıştı. "Bence o dilini tut, yoksa birazdan ona muhtaç kalacaksın." Gözlerine ekilen nefret tohumlarına karşılık keyifle gülümsedim.
"Blöf yapmadığımı biliyorsun, değil mi?" Kaşlarının çatılışından anlamıştım. Cephane odasında onunla yaptığım konuşma gelmişti aklına. Orada onu küçük de olsa keserken bir saniye bile tereddüt etmemiştim. İnsanlar bana, ben izin verdiğim sürece dokunurdu, ben izin verdiğim sürece bana laf söyleyebilirdi. Zamanı geldiğinde de o eli ve dili kesmekten hiç çekinmezdim çünkü.
Bu duruşum odada Ateş de dahil herkesin dikkatini çekerken, Ateş'in gözlerinden anlık geçen o duyguyu yakalayamadım ama onu rahatsız eden bir şey olduğunu fark etmiştim. Deniz'le aramızdaki münakaşa onu yoruyor muydu yoksa bu, başka bir şey miydi?
Bunu düşünemedim o an. Kendisi konuşmaya dahil olmuştu çünkü.
"Tam olarak bu yüzden onu tutuyorum." Herkesin bakışı ondan bana doğru dönerken neyi kast ettiğini anlamadığım için gözlerim ondaydı. Ateş koltuktan doğruldu ve masaya doğru yürümeye başladı. "Bazen kendinden başka bir çift göze ihtiyaç duyarsın ve benim de..." Elleri masadaki evrakları tutarken beni işaret etti. "... bana benzeyen birine ihtiyacım vardı. Ben de onu buldum." Kalbim son cümlesiyle daha da hızlı atarken içimde feryatlar atıldı. Dünkü konuşmamızla beraber düşündüğüm şeyleri onun ağzından duymak, bunun verdiği keyif, bambaşkaydı. İçimde bir fırtına kopmasına neden oluyordu.
ŞİMDİ OKUDUĞUN
TRİA
ActionGökçe, ailesini paramparça eden kazanın ardından yalnızca bir şey öğrendi: Bu dünyada hayatta kalmak için insan olmayı bırakman gerekir. Kendi adını, geçmişini ve hayatını geride bıraktı. Tria'nın karanlığında doğan yeni kimliğiyle artık o, Dolunay...
