8 | tartışma

1.7K 161 30
                                        

"Gelmiyor musun, uykucu?"

Saçındaki havluyu düzeltip tekrar tekrar kendine aynadan bakınca koluna yavaşça vurdum. "Kim Jin Ae, sana soruyorum!" dudak büzüp "Derslerim var, gelemiyorum." dedikten sonra cebinden dudak nemlendiricisini sürdü ve uyuşuk adımlarla salona gitti.

Kapıya doğru giderken, kendini koltuğa attığını görmüştüm. Eh, elimde olsa bende kendimi koltuğa atar bütün gün yayılırdım ama benim gidip çalışmam gerekiyordu. Uykumu alamamıştım ve sadece arada zorla daldığım bir iki saatlik uykum vardı.

Kafamın cidden kazan gibiydi, kimseyi görmek bile istemiyordum. Ama istemediğim halde, spor ayakkabılarımı giydim ve evden dışarıya ilk adımımı attım.

Saniyesinde eve girip uyumak istesemde, sessiz sakin kafeye doğru yürüdüm. Ben açacaktım, ben kapatacaktım. Neyse ki, iyi para alıyordum. Tek dayanabildiğim nokta buydu.

Saat ona doğru gelirken, kasayı kapattım ve derin bir nefes alarak pufa oturdum. Birazdan patron gelecekti ve ben rahatçana evime gidecektim. Hem de Hoseok'un oturduğu sokaktan.

*

"Ne dediğinizin farkında mısınız siz?"

"Farkındayım, Mi Sun."

"Farkındayım mı? Neyin farkındasınız? Resmen hırsızlıkla suçluyorsunuz!" sesim kafenin duvarlarında yankılanırken, arsızca sırıtmaya devam etti. Sinirden olduğum yerde duramıyordum, Jin Ae pazar günü ders çalışırım diyip gelmemişti ve ben tek olduğumdan kasadan eksilen paralardan sorumlu tutulmuştum.

Dişlerim artık birbirine geçerken yutkundum. Derin nefes almaya çalışsam da, tıkanıp kalıyordum. Bu adamı boğmak istiyordum!

"Dört aydır burada çalışıyorum ben!" bağırdım, içimdeki sinir dinmek yerine daha da körüklenirken ne zaman yaptığımı hatırlamadığım yumruğu daha da sıktım. Kendime hakim olamıyordum ve cidden patlamak istemiyordum.

"Dört aydır burada çalışman neyi değiştirir ki? İtiraf et-" kavgada ilk vuran olmak istemediğimden kenarda ki vazoyu alıp duvara atmamla sözünü kestim. Cidden, bu adam elimde kalacaktı. Zaten şu andan itibaren bir bokum sayılmazdı, kafeye tersten bile dikebilirdim onu.

"Bakın, ben bir şey çalmadım! Kameraları incelediniz mi? Nasıl böyle konuşabilirsiniz?"

"Tüm gün sadece sen vardın, neyi incelemeliyim?"

İçimden savurduğum okkalı küfürden sonra, daha da bekleyemeden adamın suratına yumruğumu geçirdim. Saçma sapan bir kuvvet vardı bende, özellikle de sinirli olduğum anlarda.

Adam geriye yalpalarken çelme çakıp düşmesini sağladım. İçimden sadece karşıma darp raporuyla çıkmasını diliyordum. Sanırım sadece o an sinirim geçecekti.

Eh, hazır düşmüşken birde bacağına tekme attım. Canı acısa yeterdi, bilip bilmeden kimseye iftira atmazdı bir dahakine. Aptal adam, neyseki ay başındaydık. İçeride param kalmıyordu.

Eşyalarımı toplayıp kafeden çıkarken hala yerde yatıyordu. Acilen iş bulmam gerekiyordu, belki de Jin Ae'de bulmalıydı. Bu adamın kinci bir aptal olduğunu biliyordum.

Kafenin önünde durup titreyen dudaklarımı birbirine bastırdığımda kafamı gökyüzüne doğru kaldırmış ve biraz da olsun yaşların yere düşmesini engellemiştim.

Yaşadığım şu beş dakika, cidden saçma sapandı. Tek sinirlendiğim nokta, aslında suçsuz olduğumu tam kanıtlayamamış olmaktı.

Kaldırdığım kafamı biraz eğip bekledim. Neyi bekliyorum bilmiyordum ama, kıpırdamaya gücüm yokmuş gibi hissediyordum. İmkanım olsa, saatlerce dikilirdim sanırım burada.

Biri kolumu tuttu, refleks olarak döndüm. Bunca şeyin ortasında, meydana çıkmasına gerek yoktu. Aniden toprak gibi sinirlerimi benden çekmesi daha fazla kendimden uzaklaştırma isteğimi körüklüyordu.

Hoseok, yanağımdaki gözyaşımı sildiğinde, geri çekilip elini indirdim. Temastan hoşlanmıyordum, sayılı kişiler hariç.

"Dokunma." demiştim hala bana bakarken, gitmek için yanından geçecekken beni tutmuş ve gitmemi engellemişti. Sinirliydim, sinirden ağlıyordum ve Hoseok, nasıl olduğunu veya yaptığını bilmediğim şekilde beni sakinleştiriyordu.

Kırmızı saçlı Hoseok.

Ben bunu istemiyordum. Eve gitmek, odama kapanmak ve saçma bir şekilde içimdeki tüm su kuruyana kadar ağlamak istiyordum.

"Sana ne oldu böyle?"

Hoseok, tekrar önüme geçtiğinde kendi gözyaşlarımı sildim. Bilmesi gerekmezdi, cidden bazıları başkalarına karşı olan sınırlarını bilmiyordu.

"Seni ilgilendirmiyor, Hoseok."

"Ah, patronunla kavga mı ettin? Tanrım, sorun ne?"

"Seni ilgilendirmediğini söylemiştim. Evime gitmek istiyorum, önümden çekilir misin?"

Kafeye girecekken kolundan tuttum. Bu hareketim aniden durdurmuştu onu. Sanırım, ona karşı olan ilk temasım falandı ya da benden böyle bir şey beklemiyordu.

Her neyse, sabrım doluyordu.

Kolunu bıraktım ve çantamın askısını tutarak "Girme, kapalı." dedim. Eh, patronumu, pardon eski patronumu yere serdiğimi öğrenmese daha iyi olurdu.

"Öyleyse, eve mi gidiyorsun?"

'Sana ne Hoseok? Benim ağlayışımdan, patronumdan, ya da gideceğim yerden! Biraz rahat bırakır mısın?'

"Evet." kısa cevabımdan sonra yürümeye başlayınca, tekrardan yanıma geldi. Onunla atışacak durumda değildim. Başım ağrıyordu, halsizlik vardı üzerimde. Birde, Jin Ae için ve kendim için olan endişelerim.

Resmen, işsiz kalmıştım.

Köpeklerin seslerini duyduğumda, yanımda olması beni biraz daha rahatlatıyordu. Belki de bu yüzden onu yanımdan kovamıyordum. Ya da, evi bu sokaktaydı kovamazdım zaten.

Akan gözyaşlarımla yolu yarıladığımızda Hoseok'un evine yaklaşmıştık ve köpek sesleri daha da çok artmıştı. Bu defa korkudan titrerken, neden Hoseok'un evi bize daha yakın değil diye söyleniyordum.

Esnerken, Hoseok'un evine gelmiştik ama o, sanki onun evi değilmiş gibi yürümeye devam ediyordu.

"Evini geçtin." dememle kafa salladı. "Biliyorum." derken hafif tebessüm etmiş ve bana bakmadan konuşmuştu. Bu sözleri aptalca beni etkilemişti.

"Moralin bozuk, köpek sesleri geliyor. Ki gördüğüm kadarıyla da ellerin titriyor. Sessiz bir şekilde, evine kadar eşlik etmek istiyorum."

*

destiny | hoseokHikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin