"Tanrım, cidden bu keke üç yumurta harcadığına inanmak istemiyorum." kalçamla fırına bakan Jin Ae'yi ittirdiğimde bana kaşlarını çatarak dönmüş ve dudaklarını hafifçe büzmüştü.
"Üç yumurta harcadım çünkü annem böyle bir tarif verdi." buzdolabına magnetle tutturduğum lila kağıdı göstererek devam ettim. "Bak, orada." elimi yavaşça indirerek belime konumladım.
"Her neyse, yeriz."
"Sana yapmadım, defol git artık şu mutfaktan."
"Saat dokuz ve sen saçma bir şekilde pijama değil gündelik giysilerle evde dolaşıyorsun..." ardından bana biraz daha yaklaştı ve işaret parmağıyla beni iteledi. Bu hareketlerine göz devirmek istiyordum ama devirdiğim gözlerimi oyar ve yamuk takardı.
"Biraz da süslüsün sanki ve kek yapıyorsun, sen hayırdır güzelim?"
"Kıskandın sanırım." dedim, 'Hoseok annesini beklerken bir şey yiyemediğini söylemişti, üzüldüm ona yapıyorum' demek yerine. Bunu bence sadece ben bilmeliydim.
"Evet kıskandım, bana da yap." gülüp mutfaktan çıkacakken benden önce davranıp mutfağın girişine geçti, çıkmamı engelledi.
"Anlat."
"Anlatacak bir şeyim yok."
"Yalan sıçma, benden saklama." oflayarak yanından tekrar geçmeye çalıştım. Yine durdurdu, gözlerini kısmıştı.
"Jin Ae, geçebilir miyim?" kıkırdadıktan sonra başını iki yana sallayarak izin vermedi. İçim şişmişti, buradan gitmek istiyordun sadece. Yavaş yavaş sinirlerim bozuluyordu.
Asansörde bu kadar daralmamıştım.
"Hastaneye gidiyorum, Hoseok'un yanına. Şimdi çekil önümden."
"Neden?"
"Bilmiyorum!" bağırmamın üzerine gözlerini kırpıştırmıştı, kenara yavaşça çekildi. Sinirle yanından geçip gittiğimde, keki dilimleyip saklama kabına koyduktan ve evden çıkışıma kadar bir daha da konuşmamıştık.
Jin Ae'yi seviyordum ama ne zaman hayatıma dalmaya çalışsa, sinirlerim geriliyordu. Belkide verecek cevabım olmadığı için bu kadar tepki göstermiştim.
Uzun sayılacak bir yolun sonunda, hastanenin önünde bir banka oturmuştum.
Saklama kabını çantama döndürüp koyarken daha hastaneye girmemiştim. Hastanede bildiğim kadarıyla dışarıdan yiyecek türü getirmek yasaktı ve ben neyime güveniyorsam evden yiyecek getirmiştim.
Büyük bez çantama tıktığım kap pek belli olmuyordu, merdivenlerde de pek fazla kişi olmazsa yakalanmadan bekleme odasına gidebilirdim.
Bence plan iyiydi.
Hastaneye yavaşça girdim, sadece saklama kabıyla beraber girdiğim 'esrarengiz' havayı dağıtmak için yürüyüşümü dikleştirdim. Kot şortumun arka cebinden titreyen telefonumu elime alıp sessiz moda soktuğumda, internetimi de kapatmıştım.
Resepsiyonu andıran yere ilerledim, geçen geceki hemşire duruyordu. "Merdivenler ne tarafta acaba, öğrenebilir miyim?" sorum karşısında kısa bir tarif verdikten sonra işine geri dönmüştü, bende tarife göre ilerlemiştim.
Neredeyse bayılacak kıvamda altıncı kata çıktığımda bekleme odasında sadece iki kişi falan vardı. Gözlerim kapanıyordu çünkü saat on bire geliyordu ve ben dünden kalan dört saatlik uykumla hayata karşı direnmeye çalışıyordum.
Boş koltuklardan birine oturduğumda gözlerim kendiliğinden kapanmaya başlamıştı. Başımı koltuğun dayanma yerine koyup gözlerimi kapattığımda uyuya kalmıştım.
Bir süre sonra, bilincim yerine geldiğinde karşımda Hoseok'u görmüştüm. Kendimi toparlamaya çalıştığımda gülerek elini omzuma koydu. "Uyandırmayacaktım aslında, uyusana sen."
Mor göz altlarına baktım, benden daha fazla uykuya ihtiyacı olduğu belliydi. Bunu kendi söylemesine gerek yoktu, Hoseok'u on dakika tanıyan biri bile bunu söyleyebilirdi.
"Sen uyusana, daha fazla ihtiyacın var."
Burukça gülümseme bahşettiğinde yattığım yerden dikelmiştim. "Çantamda, senin için bir şey var." dedim. Kaşlarını havaya kaldırıp biraz da olsun gülümserken çantamı ona uzattım.
"Hastanede yasakmış sanırım ama ben sana getirdim." Hoseok odak noktası olarak beni seçtiğinde konuşmak bana biraz zor gelmişti. "Neden?" diye sorduğu soruya net bir cevabım yoktu ama "Yemek yiyemediğini söylemiştin." diyerek çevirmeye çalıştım.
Gamzesi yavaşça ortaya çıkarken, ince bir dokunuşla mor saklama kabını koltuğun üzerine çıkardı ve çantamı nazikçe bana uzattı. Dudaklarımı yalamış onu izlerken benden kopmuş gibiydi.
Merakla saklama kabını açtığında içinde çikolatalı kek görünce, sevinmişe benziyordu. Yani, en azından bence öyleydi.
"Annem de yapardı, keki seviyorum." dudaklarımı birbirine bastırmış vaziyette onu izlerken aldığı keki yemem için ağzıma uzattı. Ellerimle istemediğimi belirtsemde, konuşmak için ağzımı açtığımda kekin yarısını ağzıma tıkmıştı.
Geriye kalanını kendi dudakları arasına götürdüğünde bulunduğumuz ortamdan ve yaşadıklarından sıyrılmış gibi mutluydu.
*
Nane kafa, kendini üç gün özlettikten sonra hayatıma bomba etkisiyle düşmüş ve pazartesi günü öğle molasına çıkmadan önce Hoseok'a kek götürdüğüm mor saklama kabını bana vermeye, kütüphaneye gelmişti.
Saklama kabını bana verirken yüzünde gururlu ve sevimli bir ifade vardı. Benimle saçma bir şekilde onu sürekli terslememe rağmen ılımlıca konuşmuş ve dediklerimi sürekli alttan almıştı.
Eh, herkes bana bir yere kadar dayanabilirdi demek isterdim ama bir süre sonra kendimi onun dediklerini onaylarken bulmuştum.
Hoseok ve arkadaşları farklıydı. İlk önce zorla, istemediğim halde hayatıma giriyorlardı ve bir zaman sonra onların kendileri için yarattığı boşluğu kimseyle dolduramıyordu.
Nane kafa da böyleydi, onun gelmediği günler canım sıkılıyordu çünkü onun dışında pek fazla biriyle konuşmuyordum. Beni sinir ediyordu ama vakit onunla uğraşırken çabuk geçiyordu.
Bir nevi, çıkar ilişkisiydi.
Bugün de, kafasına taktığı beyaz piercingli şapkası ve tişört-kot kombini, sırtında içine ingilizce kitapları koyduğuna emin olduğum siyah çantasıyla kütüphaneye gelmişti.
Bana kısa bir baş selamı verdikten sonra köşedeki masalardan birine geçmişti ve benim mesai saatim bitene kadarda laf atmamıştı. Ve kestiğim kadarıyla gittiği dil kursundan verilen ödevleri yapıyordu.
Ah, nane kafa.
Çıkış saatim geldiğinde benden neredeyse dakika farkıyla önce çıkmıştı. Ama kapıdan dışarı ilk adım attığımda elinde iki tane dondurmayla dikiliyordu.
"Neden buradasın hala?"
"Çünkü Hoseok bize yakın oturduğunu ve köpeklerden korktuğunu söyledi." umursamadan bunu söylediğinde gülmüştüm.
"Ve sende, benden inanılmaz derecede hoşlandığın için ki buradaki hoşlantı arkadaşlık olarak, beni eve bırakmaya karar verdin."
"Hayır, kek varsa size gelsem olur mu diyecektim. Hoseok annesinin yaptığı keke çok fazla benzediğini söyledi."
Nane kafanın yanına adımlarken "Yol boyunca düşüneceğim." dedim. Elindeki dondurmalardan birini rüşvet olarak uzatınca, kararımı vermiştim.
Nane kafa gece bize gelmiş kekten yemiş ve anılarını anlatmıştı. Her konuşma arasına beni sevmediğini sıkıştırıyor ve sürekli bana imalar yapıyordu.
En son nane kafayı, evden atmakla tehdit ettiğimde bana iltifat etmişti. Hayatım şimdilik, bazı şeyler dışında hoştu.
*
ŞİMDİ OKUDUĞUN
destiny | hoseok
Fanfic❛Eğer o gün, o kahve dökülmeseydi belki de bugün biz olamayacaktık Hoseok.❜ 180107
