Birkaç dakika önce, Yoongi çağırmadan, Hoseok'un yanındaydım. Elinden tutmuş, tüm gücümü ona vermek isterken içimdeki tüm duyguları bastırmaya çalışıyordum. İnanılmaz bir korku, kaygı vardı içimde. Endişe, üzüntü ve artık benliğimle taht kurmuş sıkıntılar. Acı vardı içimde, her yutkunuşumda daha da çok çoğalıyordu.
Dört saat önce, sahilde gülerek sohbet ediyor ve kamp sandalyelerinde oturup dondurma yiyorduk. Zevkliydi, uzun bir zaman sonra dinlemiştim. Hoseok ilerdeki tuvalete gittiğinde, titreşime aldığım telefonuma mesaj gelmiş ve arka cebimde titreşince rahatsız olup bakmıştım.
Mesaj Yoongi'dendi. Mesajı okumamla neye uğradığımı şaşırmıştım. 'Mi Sun, nasıl diyeceğimizi bilmiyorum ama, Hoseok'un annesini kaybettik.' İşte tam o andan itibaren bu duyguların hakimiyeti altındaydım.
Çaresizlik.
Hoseok geldiğinde mutluydu çünkü haberi yoktu. Artık yüzüm hangi haldeyse gülümsemesi solmuş ve ne olduğunu sormuştu. Öylece bakakalmıştım yüzüne, yutkunmuştum. Ardından mide bulantısını bahane etmiştim ve apar topar metroya binmiştik.
Hastalık hastası bir insandım, en azından Jin Ae bana öyle derdi. Metroya gidene kadar aklımda türlü senaryolar kurmuştum, rengim solmuştu. Metroda ise Hoseok elimden çantamı almış ve direk beni otutturmuştu. Ruh gibiydim ve beni sadece annesini kaybettiği bu kadar etkilemezdi, emindim. Başka bir şeyler vardı, anlamdıramıyordum.
Nasıl söyleyebilirdim? Nasıl söyleyebilirdik? Tepkisi nasıl olacaktı? Nasıl toparlayacaktı? Ne yapmam gerekiyordu? Ve daha aklımdaki milyon tane sorular... Hepsi çıkmaza sürüklemişti beni.
Arabayı Hoseok sürmüştü. Annem bizim hemen gideceğimizi değil de birkaç gün kalacağımızı zannettiğinden, karşı çıkmaması için anlatmıştım. Eve yaklaşınca ona mesaj atmış ve eşyalarımızı çıkarmasını söylemiştim.
Babam bizi tren istasyonuna kadar bırakmıştı, vedalaşırken Hoseok'u da sarıp sarmalamıştı. Hızlıca trene binmiş ve Daegu'ya yola çıkmıştık.
Şimdi ise, ikimizin sırt çantası yerde yan yana dururken Hoseok başını yere eğip ellerinin arasına almış, yoğun bakım kapısının tam karşındaki oturaklarda öylece oturuyordu. Ben ise biraz daha uzakta kalıyordum. Ablası yanındaydı, ablasının eli sırtını sıvazlıyordu.
Birkaç günlüğüne onu buradan uzaklaştırdığım için içimde pişmanlık duyguları filizleniyordu. Annesinin yanında dursa, sanki daha iyi olacakmış gibi geliyordu. Ve, sadece dudağımı dişliyordum işte, elimden başka bir şey gelmiyordu.
Birkaç dakika geçti, yoğun bakımın kapısı aralandı. Maskesini çenesine indirerek doktor çıktı, Hoseok sesi duyduğu gibi ilk bana baktı, sonra da Yoongi'ye. Burukça gülümsedim bakışları bana dönünce, bu mutluluk barındıran bir gülümseme değildi, güç vermek için, ayakta durması için ve yanında olduğumu bilmesi için yaptığım bir hareketti.
Bunun farkındaydı.
"Jung Soo Min'in yakınları?" dedi, hepimiz ayaklandık. Sakin adımlarla Hoseok'un yanına ilerledim. Pembe olan dudakları, renksizdi. Gözlerine bakan biri, gece yarısı mezarlıkta kalmış gibi hissedebilirdi.
Ardından otomatik kapı tekrar açıldı, nefesimi ne ara tuttuğumdan haberim yoktu.
Neden bu kadar etkilendiğimi anlamıştım, kadın Hoseok'a çok benziyordu ve her bakışımda, Hoseok'u görüyordum.
Kadının dudakları mosmordu, kendisi de bembeyazdı. Göz altları mor ve halka halkaydı, sanki içeri göçmüş gibiydi.
Hoseok'u canlandırdım o an aklımda. İstemsizce olmuştu, birden belirtmişti. Enerjisine hayran olduğum Hoseok'u, sedyede yatarken düşündüm. Her zaman pembeyle kırmızı arasında olan dudaklarını mor olarak gördüm, önümde öylece uzanıyordu.
ŞİMDİ OKUDUĞUN
destiny | hoseok
Fanfiction❛Eğer o gün, o kahve dökülmeseydi belki de bugün biz olamayacaktık Hoseok.❜ 180107
